Makale Okuma Alanı
Hicretin 2. senesi: 17 Ramazan Cuma (Mîlâdî: 13 Mart 624).
Kureyş’in ticâret kervanı Hicretin ikinci senesinde Kureyş müşrikleri bir ticâret kervânı hazırlamışlardı. Şam pazarına gönderilen kervâna Mekke’den kadın erkek hemen hemen herkes hisselerine göre ortak idiler. Bin deveden meydana gelen ve sermayesi 50.000 dinar olan bu büyük ticâret kervanının satılan malları karşılığında harbe hazırlık için silâh alınacaktı. Kervânın yola çıkarılmasındaki asıl maksat buydu. Kureyşliler ayrıca kervânla birlikte Ebû Süfyan başkanlığında 30-40 kişi kadar muhafız da göndermişlerdi.1
Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu durumu haber aldı. Ebû Süfyan başkanlığındaki bu büyük ticâret kervanının Mekke’ye dönmesine mâni olmaya karar verdi. Teşkil ettiği 300 kişiyi aşkın (305-315) Sahabî ile yola çıkmaya hazırlandı.
Sahabîler Bedir seferine katılmayı şiddetle arzu ediyorlardı. Hattâ bu hususta kur’a çekenler bile vardı. Ensardan Sa’d, babası Hayseme’ye, “Eğer bu seferin mükâfatı Cennetten başka birşey olmasaydı, senden geri kalırdım. Ben bu seferde bana şehidlik nasip olmasını umuyorum” diyerek sefere katılma arzusunu izhar etmişti. Babası ise ona, “Sen rahatsız olan hanımının yanında kal da ben gideyim” diye cevap vermişti.
Ama Sa’d bunu kabul etmemiş ve aralarında kur’a çekilmesine karar vermişlerdi. Çekilen kur’a Sa’d’a çıkmış ve sefere o iştirak etmişti. Bedir’de şehid düşerek bu yüksek arzusuna da nail olmuştu.2
Sefere çıkmak için yalnız erkeklerde değil, kadınlarda da büyük bir istek ve arzu vardı. Sefer hazırlıkları yapılırken Ümmü Varaka bint-i Abdullah Resûlullahın huzuruna gelerek şöyle dedi:
“Yâ Resûlallah! Bana müsâade et de sizinle birlikte ben de çıkayım. Yaralarınızı tedâvi ederim.”
Resûl-i Ekrem Efendimiz bu fedakâr kadına, “Sen evinde otur Kur’ân oku! Muhakkak ki Allah, sana şehidlik nasib eder” buyurdu.
Bu hâdiseden sonra Peygamber Efendimiz onu hep “şehîde” diye anardı.
Nitekim, hafız olan Ümmü Varaka, Hz. Ömer devrinde biri erkek, diğeri kadın iki uşağı tarafından geceleyin üzerine kadife örtü basılarak şehid edildi. Katiller yakalanarak asılmak suretiyle cezalandırıldılar. Medine’de asılarak cezalandırılanların ilki bunlar oldu.1
Medine’den hareket
Peygamber Efendimiz, yerine namaz kıldırmakla Abdullah ibni Ümmi Mektûm’u vazifelendirdi. Ensardan Ebû Lübâbe Hazretlerini ise, şehre nâib (vekil) tâyin etti. Ramazan ayından on iki geceyi geride bıraktıkları oldukça sıcak bir Cumartesi gününde, mücahidlerle Medine’den hareket etti.2
Resûl-i Ekrem Efendimizin beyaz sancağını Mus’ab bin Umeyr (r.a.) taşıyordu. İki siyah bayraktan Ukab adındaki Hz. Ali’nin, diğeri ise Ensardan Sa’d bin Muaz Hazretlerinin elinde idi.3
Kervân, Bedir4 mevkiinde karşılanacaktı. Çünkü burası Mekke, Medine ve Suriye’ye giden yolların birleştiği stratejik önemi olan bir noktaydı.
Mücâhidler, yazın en sıcak günlerinin birinde Medine’den yola çıkmışlardı. Üstelik Ramazan ayı olduğu için oruçlu bulunuyorlardı. Kavurucu sıcaklar altında, alev saçan çöl üstünde, oruçlu halde yol almak oldukça güçtü. Bu sebeple Peygamberimiz orucunu açtı. Mücâhidlere de açmalarını emir buyurdu.1
Henüz Medine’den fazla uzaklaşılmamıştı. Resûl-i Ekrem, küçük yaşta olanları ordudan ayırarak geri çevirdi. Sayıları sekiz olan bu küçük mücâhidler, ordudan geri kalmaktan fazlasıyla üzüldüler. Bunun üzerine Peygamberimiz bir-ikisine tekrar orduya katılma izni verdi. Hz. Sa’d bin Ebî Vakkas der ki:
“Resûlullahın küçüklerimizi geri çevirmesinden biraz önce, kardeşim Umeyr’in göze görünmemeye çalıştığını gördüm.
“‘Kardeşim sana ne oldu?’ diye sordum.
“‘Allah Resûlünün beni küçük görüp geri çevirmesinden korkuyorum. Halbuki, ben sefere çıkmak istiyor, Allah’ın bana şehîdlik nasip etmesini umuyorum,’ diye cevap verdi.
“Kendisi Resûlullaha arzedilince küçük görüp ona, ‘Sen geri dön’ dedi.
“Umeyr ağlamaya başladı. Bunun üzerine Resûlullah da müsaade etti. Umeyr’in boyu kısa olduğu için kılıcını bağlayamamış, ben yardım ederek bağlamıştım.”2
Allah yolunda şavaşıp şehîdlik mertebesine ulaşmak isteyen Umeyr, harp esnasında müşriklerin oklarına hedef olup bu yüksek gayesine ulaştı.
Müslümanlarla beraber iki at, yetmiş deve vardı. Develere nöbetleşe biniliyordu. Peygamber Efendimiz de bu hususta, diğer Müslümanlardan kendisini farklı görmek istemiyordu. Hz. Ali ve Mersed bin Ebû Mersed ile bir deveye nöbetleşe biniyorlardı. Yürüme sırası Efendimize geldiğinde, diğer iki Sahabî, “Yâ Resûlallah! Sen bin, biz senin yerine yürürüz” diyorlardı.
Ancak Peygamber Efendimiz, bunu kabul etmiyor ve “Siz yürümekte benden daha kuvvetli olmadığınız gibi, sevap ve mükâfat hususunda da ben sizden daha müstağnî ve ihtiyaçsız değilim”1 diye cevap veriyordu.
Bu hareketiyle Resûl-i Kibriyâ, İslâmın getirdiği adâlet ve müsavat düsturunu, her şeyden önce bizzat şahsında tatbik etmiş oluyordu.
İslâm ordusu, kavurucu sıcaklar altında yoluna devam ediyordu. Henüz Bedir mevkiine varmadan, Ebû Süfyan başından beri endişe duyduğu hususu haber aldı: “Müslümanlar kervânı ele geçirmek için yola çıkmışlar!”
Mekke’ye derhal bir haberci gönderirken, kendisi de hiç konaklamadan kervânın istikametini değiştirerek Kızıl Deniz sahilinden Bedir’e uğramadan Mekke’ye doğru yol aldı.
Kureyş’in harbe hazırlanması
Ebû Süfyan’dan önce Mekke’ye varan haberci Zamzam, acaib bir kılıkla devesinin üzerinde bağıra bağıra haberi duyurdu:
“Ey Kureyş topluluğu! Ticâret kervanınıza, Ebû Süfyan’ın yanındaki mallarınıza Muhammed ve Ashabı saldırdılar! Ona ulaşabileceğinizi sanmıyorum. İmdât! İmdât!”
Haliyle bu haber Kureyş’in infiâline sebep oldu. Zira kervânda hemen hemen her âilenin malı vardı. Kureyşliler derhal toplandılar. Sürat’le hazırlığa başladılar. Alel acele hazırlanan Müşrik ordusunun sayısı 950’yi buldu. Bunların 100’ü atlı 700’ü develi idi.
Bu rakam, kervânı takibe çıkan Müslümanların sayıca üç katı demekti. Aynı zamanda Kureyş ordusu silâh bakımından da Müslümanlardan çok daha üstündü. Bu arada müşrik ordusuna katılmak istemeyenler de çıktı. Fakat, Ebû Cehil ve diğer ileri gelenlerin baskısı karşısında onlar da iştirâk etmek zorunda kaldılar. Buna rağmen Ebû Lehep hasta olduğunu bahâne etti ve yerine bedelle birini göndererek Mekke’de kaldı.
Hazırlanan müşrik ordusu, muganniyelerin söylediği şarkıların, kadınların çaldığı deflerin coşkun havası içinde Mekke’den Bedir’e doğru hareket etti.
Yolda kervânını Bedir’den arızasız geçiren Ebû Süfyan’dan kendilerine şu haber geldi:
“Siz kervânınızı, kervân üzerindeki adamlarınızı ve mallarınızı muhafaza etmek için yola çıkmıştınız. Allah onları kurtarıp selâmete erdirdi. Artık dönünüz!”
Ancak, Ebû Cehil dönmek niyetinde değildi. Başkalarının da geri dönmesine rıza göstermeyerek şöyle konuştu:
“Vallahi Bedir’e varmadıkça dönmeyiz. Orada üç gün kalırız. Develer boğazlayıp, yemekler yeriz. Şaraplar içeriz! Câriyelere şarkılar söyleterek eğleniriz! Başımıza toplanacak Araplar bizi dinler ve seyrederler. Bundan sonra hep bizden korkar dururlar. Haydi ilerleyiniz!”1
Müşrik ordusu Bedr’e doğru ilerlemeye başlarken, haberci de Ebû Süfyan’ın yanına dönüp durumu kendisine anlattı. Ebû Süfyan bu haberden memnun olmadı ve “Yazık oldu kavmime! Bu Amr bin Hişâm’ın, Ebû Cehil’in işidir! Dönmek istemedi. O, bunu halka baş olmak sevdasıyla yaptı. Azgınlık, eksiklik ve uğursuzluk getirir” dedi.
Endişesini ise son cümlesiyle şöyle dile getirdi:
“Eğer, Muhammed’in Ashâbı, onlara rastlarsa, işleri tamamdır!”2
Ebû Cehil’in bütün şirretliği ve kışkırtıcılığına rağmen, ordudan ayrılanlar oldu. Ahnes bin Şerik müttefiki bulunan Zühreoğullarını ikna ederek beraberce Mekke’ye döndüler. Daha sonra bunları Hz. Ömer’in kabilesi Adiyy bin Ka’boğulları takib etti.
Müşrik ordusuna Hâşimoğulları da katılmıştı. Kureyşten bazıları kendilerine, “Vallahi, ey Haşimoğulları! İyi biliyoruz ki sizler, her ne kadar bizimle sefere çıkmışsanız da, kalbiniz Muhammed’ledir” deyince, Ebû Tâlib’in oğlu Tâlib de bir kısım kimselerle birlikte geri döndü.
Peygamber Efendimiz, mücâhidlerle Safra yakınındaki Zefiran mevkiine vardığında, Kureyşin büyük bir ordu ile gelmekte olduğunu haber aldı. Böyle bir hareketle karşılaşacaklarını tahmin etmediklerinden bir anda ne yapmaları gerektiği hususunda karar veremediler. Zira, niyetleri harbetmek değildi. Bunun için bir hazırlıkları da yoktu. Üstelik alınan istihbarâta göre, müşrik ordusu hem sayıca çok, hem silâhça onlardan üstün idi.
Mücâhidlerle istişâre
Resûl-i Ekrem, Ashâbını topladı. Kervanın takib edilmesinin mi, yoksa müşrik ordusuna karşı çıkmanın mı daha uygun olacağı hususunda onlarla istişarede bulundu. Bir kısım mücahid, kervanın takib edilmesinin uygun olacağını ifade etti. Peygamber Efendimiz, bundan hoşlanmadı. O sırada, Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer söz alıp müşriklerin üzerine yürümenin, onlarla harbe girmenin daha muvafık olacağı hususunda konuşunca, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bundan memnun oldu. Daha sonra Ensardan Mikdat bin Esved Hazretleri şöyle dedi:
“Yâ Resûlallah! Rabbim sana neyi emrettiyse onu yap! Vallahi biz İsrailoğullarının Hz. Musâ’ya dediği gibi, ‘Git Rabbinle beraber düşmanlara karşı çık! Biz buradan kımıldamayız’ tarzında bir söz söyleyecek değiliz. Biz sana tâbiyiz.”1
Feragat ve cesaret timsali bu Sahabînin sözlerinden memnun olan Resûl-i Ekrem kendilerine hayır duâda bulundu.
Bu konuşmalardan sonra, kararın ne mahiyette verileceği artık anlaşılmıştı. Fakat Ensarın da bu hususta görüşünü almak gerekiyordu. Çünkü, onlar Medine dahilinde Peygamberimizi ve Müslümanları koruyacaklarına dair söz vermişlerdi. Şimdi ise şehrin dışında bulunuyorlardı.
Resûl-i Ekrem onların bu konudaki görüşlerini sordu. Ensar namına Sa’d bin Muaz Hazretleri söz aldı ve şöyle konuştu:
“Yâ Resûlallah! Biz sana îmân ve seni tasdik ettik. Bize getirdiğin şeyin de hak olduğuna şehâdet ettik. Bu hususta dinlemek ve itâat etmek üzere sana kesin sözler de verdik.
“Yâ Resûlallah! Nasıl bilirsen, öyle yap. Biz seninle beraberiz. Seni Hak dinle gönderen Allah’a yemin olsun ki, sen bize şu denizi gösterip dalarsan, biz de seninle birlikte dalarız. Bizden bir kişi dahi geri kalmaz. Biz düşmana karşı varmaktan çekinmeyiz. Muharebe ânında geri dönmeyiz. Allah’ın bereketi ile yürüt bizi.”1
Karar artık kesinlik kazanmıştı: Bir avuç mücâhid herşeye rağmen, kendilerinden gerek sayıca ve gerekse silahça kat kat fazla olan müşrik ordusuna karşı koyacaklardı. Onların sayıca çokluğu, silâhça üstünlüğü kahraman Sahabîlerin gözünü korkutmadı. Kur’ân’ın ifadesiyle “Ölümün ağzına girmeyi”2 seve seve göze alıyorlardı. Onlar, Allah’ın yardımına güveniyorlardı. Allah için mücadele vereceklerinin idrâkinde olarak, din sahibinin yardımını esirgemiyeceğine gönülden inanıyorlardı.
Mücâhidlerin sayısı az, amma îmân ve cesaretleri sıradağlar gibiydi. İstinad noktaları Kâinatın Sahibi idi. Reisleri Kâinatın Efendisi Hz. Muhammed idi (a.s.m.). Böyle bir ordu elbette her şeyi göze alarak müşrik ordusuna karşı koymaktan çekinmeyecek ve korkmayacaktı!
Sa’d bin Muaz’ın (r.a.) konuşmasından fevkalâde memnun olan Resûl-i Ekrem Efendimiz, sevinç içinde, ümit dolu bir sadâ ile mücâhidlere şu müjdeyi verdi:
“Yürüyün ve Allah’ın lütfu ile şâd olun. İşte Kureyşin tek tek düşüp uzayacağı yerleri şimdiden görür gibiyim.”1
Bu konuşma mücâhidler üzerinde derin bir tesir icra etti ve heyecanlarını kat kat arttırdı. Bedir’e doğru şevkle yol almaya başladılar.
İslâm ordusu, Cuma gecesi yatsı vakti Bedir yakınına geldi.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Şu küçük tepe yakınındaki kuyu başında bir takım bilgiler elde edeceğimizi umarım” buyurduktan sonra, Hz. Ali, Zübeyr bin Avvam, Sa’d bin Ebî Vakkas gibi bazı Sahabîleri oraya gönderdi.
O sırada müşriklerin sucuları, su taşıyan develeriyle birlikte kuyunun başında bulunuyorlardı. Mücâhidler onlardan bazılarını ele geçirdiler.
Huzura getirildiklerinde Efendimiz kendilerine, “Bana, Kureyş hakkında mâlumat veriniz” dedi.
Onlar, “Vallahi, şu gördüğün kum tepesinin en yüksek, en uzak tarafındadırlar” dediler.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, “O topluluk ne kadar vardır?” diye sordu.
“Pek çok” diye cevap verdiler.
Efendimiz tekrar, “Onların sayıları ne olabilir?” dedi.
“Bilmiyoruz” cevabını verdiler.
Bu sefer Peygamber Efendimiz, “Onlar her gün kaç deve kesiyorlar”diye sordu.
“Bir gün 9, bir gün 10” dediler.
Bunun üzerine Resûlullah, “Onlar, 950 ile 1000 kişi arasındadır” buyurdu.
Sonra, “İçlerinde Kureyş eşrafından kimler var?” diye sordu.
Müşrik sucuları Kureyş ileri gelenlerinden bir çoğunun ismini sıralayınca, Resûl-i Ekrem Efendimiz Ashâbına dönerek şöyle buyurdu:
“İşte Mekke, ciğerpârelerini size fedâ etti!”
Sonra yine adamlara, “Gelirken, Kureyşten geri dönenler oldu mu?” diye sordu.
“Evet” dediler, “Beni Zühreler Ahnes bir Şerik’le geri döndüler.
O zaman Peygamber Efendimiz, “O, doğru yolda değilken, Âhiret, Allah ve Kitabı bilmezken Zühreoğullarına doğru yolu göstermiştir” buyurdu.1
Bedir’e vardığı gece Peygamber Efendimiz, “İnşallah, yarın sabah filânın vurulup düşeceği yer şurasıdır! İnşallah, yarın sabah filânın vurulup düşeceği yer şurasıdır! İşte şurasıdır! Şurasıdır” buyurdu ve elini o yerlere koyarak müşrik Kureyş reislerinden her birinin nerede katledileceğini birer birer gösterdi.
Hz. Ömer der ki:
“Onlardan hiç birisi de, Nebiyy-i Ekremin elini koyduğu yerlerin ne ilerisinde, ne de gerisinde vurulup düşmediler.”2
İslâm ordusunun Bedir’e önce gelişi
Resûl-i Ekrem Efendimiz, mücâhidlerle, müşriklerden önce Bedir’e vardı ve Bedir kuyusuna en yakın bir yere indi. Karargâhın nerede kurulmasının daha uygun olacağını Ashabıyla görüştü.
O zaman, otuz üç yaşlarında bulunan Hubab bin Münzir ayağa kalktı ve, “Yâ Resûlallah! Biz, harbci kimseleriz. Ben, bütün suları kapatıp, bir tek su menbâı üzerine karargâh kurmayı uygun görürüm,” diye konuştu.
Sonra da, “Yâ Resûlallah! Burası, sana Allah’ın emrettiği, bizim için ileri gidilmesi veya geri çekilmesi câiz olmayan bir yer midir? Yoksa, şahsi bir görüş neticesi, bir harp tedbiri olarak mı seçildi?” diye sordu.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, “Hayır! Şahsî bir görüş neticesi, bir harp tedbiri icabı olarak seçildi” buyurdu.
Bunun üzerine Hubab şöyle dedi:
“Yâ Resûlallah! Burada karargâh kurmak pek muvafık değildir. Siz, halkı hemen buradan kaldırınız! Kureyş kavminin konacağı yerin yakınındaki su başına gidip konalım. Ben orayı bilirim. Orada suyu bol ve tatlı bir kuyu vardır. Onun gerisindeki bütün kuyuları kapatalım. Sonra bir havuz yapıp onu su ile dolduralım. Sonra da müşriklerle çarpışalım. Biz, susadıkça havuzumuzdan içeriz. Onlar su bulup içemezler. Zor duruma düşerler.”
Peygamber Efendimiz (a.s.m.) “Ey Hubâb, doğru olan görüş senin işâret ettiğindir” buyurarak hemen ayağa kalktı, bunu gören mücâhidler de derhal ayağa kalktılar. Kureyş müşriklerinin konacakları yerin yakınındaki suyun altına kadar gittiler.
Sonra Peygamber Efendimizin emriyle kuyular kapatıldı. Bir havuz yapılıp içerisi kuyu suyu ile dolduruldu ve içine de bir kab konuldu.1
Bu arada, Sa’d bin Muaz Hazretlerinin teklifi ile Resûl-i Ekrem Efendimiz için hurma dallarından bir gölgelik, yâni çadır yapıldı. Peygamber Efendimiz, gölgeliğin altına Hz. Ebû Bekir’le birlikte girdi.
Sa’d bin Muaz Hazretleri de kılıcını takınıp Ashab-ı Kiramdan bir kaç zâtla birlikte gölgeliğin kapısı önünde nöbet beklemeye başladı.1
Ordunun harp nizamına sokulması
Peygamber Efendimiz, Bedir’e gelir gelmez ordusunu harp nizamına soktu. Ordu saf ve hatlarını dikkatle kontrol etti. Sonra da her mevzideki grup için bir kumandan tâyin etti. Müslüman kuvvetler; Muhacirler, Evsliler ve Hazreçliler olmak üzere üç kısıma ayrılmışlardı. Her biri açtıkları kendi sancakları altında toplanmışlardı. Muhacirlerin sancağını Mus’ab bin Umeyr, Evslilerinkini Sa’d bin Muaz, Hazreçlilerinkini ise Hubab bin Münzir Hazretleri tutuyordu.2
Peygamber Efendimiz, bütün bunlardan sonra ordusuna şu talimatı verdi:
“Hatlarınızı bırakıp ayrılmayınız! Bir yere kımıldamadan yerlerinizde sebât ediniz. Ben emir vermedikçe savaşa başlamayınız. Oklarınızı, düşman size yaklaşmadan kullanıp israf etmeyiniz. Düşman kalkanını açtığı zaman okunuzu atınız. Düşman iyice sokulunca elinizle taş atınız. Daha da yaklaşırsa mızrak ve kargılarınızı kullanınız. Kılıç en sonunda, düşmanla göğüs göğüse gelindiği vakit kullanılacaktır.”3
Mücâhidlerin her biri, bulunduğu yere taş yığınakları yapmıştı. Müdafaâ harbinde bulunacak Müslümanlar için bu, çok işe yarayacaktı. Düşman bundan mahrumdu. Çünkü, taarruz taktiğini uyguluyordu. Dolayısıyla hücum esnasında çok çok bir kaç taş taşıyıp atabilirlerdi…
Harpten bir önceki geceydi. Peygamber Efendimiz, kendisi için yapılan gölgelikte idi. Bütün gecesini Kadir-i Zülcelâle ibadetle geçirmişti.
Arkasından Rabb-i Rahîmine ellerine açarak kâinatı ağlattıracak kadar hazin, arz ve semaya göz yaşı döktürecek kadar tesirli şu duâsını yaptı:
“Allah’ım! Bana yaptığın va’dini yerine getir!
“Allah’ım! Bu bir avuç Müslüman mücâhid helâk olursa, artık sana yeryüzünde ibadet edecek kimse kalmaz.”2
Resûl-i Kibriya Efendimiz vakit namazlarında da aynı duâyı tekrarlıyordu. Bu duâyı duyan mücâhidler ise heyecanlarından yerlerinde duramaz hale gelmişlerdi.
İki ordu karşı karşıya
Resûl-i Ekrem, ordusuna ait hazırlıkları tamamlamıştı. O sırada, müşrik ordusu da Bedir mevkiine çıkıp geldi.
Manzara oldukça düşündürücü ve ibretliydi. Birbirleriyle amansızca çarpışacak olanların çoğu arkaba idi. Kardeş kardeşle, baba oğulla, dayı yeğenle kıyasıya vuruşacaktı.
Peygamber Efendimiz de, gölgelikten çıkarak, ordusunu son bir defa dikkatle teftişten geçirdi. Her şey istediği gibi düzgün ve intizamlı idi. Ne var ki, düşman sayıca ve silâhça üstündü. Zâhire bakılırsa, müsavî bir mücadele verilemeyeceği kanâatı uyandırıyordu. Ama mücâhidler, asla ümitlerini yitirmiyor, harbin her şeye rağmen lehlerinde neticeleneceğine gönülden inanıyorlardı.
Harp âdeti üzere, önce her iki taraftan teke tek çarpışacaklar ortaya çıkacaktı. Fakat, müşrikleri heyecana getirmek için ortaya atılan Âmir bin Hadremî harp usulûne muhalefet ederek mücâhidlere doğru bir ok attı. Ok, muhacir Müslümanlardan Mihca’ Hazretlerine isabet etti ve orada İslâm ordusu ilk şehidini verdi. Resûl-i Ekrem, “Mihca’, şehidlerin efendisidir” buyurarak İslâmın bu ilk şehidini tebcil etti.
Mihca’ Hazretlerinin şehadeti havayı birdenbire elektriklendirdi. Bu sırada müşrik ordusundan Rabiaoğulları Utbe ile Şeybe ve Utbe’nin oğlu Velid ortaya atılarak er dilediler.
Benî Neccar’dan Afra isminde bahtiyar İslâm kadınının yedi oğlu vardı ve yedisi de Bedir’de bulunuyordu. Onlardan ikisi Muâz ve Avf ile Resûlullahın şâiri Abdullah bin Ravâha Hazretleri onlara karşı çıktılar.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Müslümanlarla müşrikler arasındaki bu ilk çarpışmada, Ensarın müşriklerle karşılaşmasını arzu etmiyordu…
Müşrikler, “Siz kimlersiniz?” diye sordular.
Onlar, “Ensardan filân ve filânız” diye cevap verdiler.
Müşrikler; “Bizim sizinle işimiz yok. Biz, Abdülmuttaliboğullarından, amcalarımızın oğulları ile çarpışacağız” dediler.
Sonra da Peygamber Efendimize hitaben, “Yâ Muhammed! Sen, bizim karşımıza, kavmimizden dengimiz olanı çıkar!” diye konuştular.
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, Ensar gençlerine saflarına dönmelerini emir buyurdu ve kendilerine duâ etti. Sonra da, “Kalk yâ Ubeyde! Kalk yâ Hamza! Kalk yâ Ali” diye emretti.1
Resûl-i Kibriyâ Efendimizden emir alan adı geçen üç kahraman Sahabî derhal kalkıp meydana çıktılar. Miğferli oldukları için Utbe onları tanıyamadı.
“Kendinizi tanıtınız da, dengimiz olup olmadığımızı bilelim! Dengimiz iseniz sizinle çarpışalım,” diye seslendi.
Üç kahraman Sahabî de isim ve şöhretlerini söyleyince müşrikler, “Evet, sizler bizim şerefli denklerimizsiniz, buyurun” deyip kılıçlarını sıyırdılar.
Ubeyde bin Hâris, Utbe bin Rebiâ ile, Hz. Hamza dengi Şeybe bin Rabiâ ile ve Hz. Ali ise Velid bin Utbe ile çarpışacaktı.1
Böyle Kureyş ileri gelenlerinden bahadırlıklarıyla meşhur olan altı büyüğün mübârezeleri o vaktin hükmüne göre seyre değer hâdiselerinden sayılırdı. Buna binâen; iki taraf, cenge hazır, kiminin ok yayı elinde ve kiminin eli kılıcının kabzasında olduğu halde, bu bahadırların vuruşmasına göz dikip temâşâya durdular…
Teke tek vuruşma şimşek sür’atiyle başladı.
Hz. Hamza ile Hz. Ali birer hamlede hasımlarını yere serip öldürdüler. Sonra da Hz. Ubeyde’nin yardımına koştular. Utbe’nin de işini bitirerek, Ubeyde Hazretlerini alıp Resûl-i Kibriyâ Efendimizin huzuruna getirdiler.
Ayağından yaralı, kanlar içinde olan Hz. Ubeyde, Peygamber Efendimizin huzuruna geldiğinde, “Yâ Resûlallah, ben şehid miyim?” diye sordu.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Evet, şehidsin” buyurdu ve yerinin Cennetü’l-Firdevs olduğunu söyledi.
Bu müjdeyi alan Ubeyde Hazretleri ayağının kesilmesini hiçe saydı ve memnun olup din-i İslâm uğrunda çektiği ezâ ve cefâlardan dolayı asla üzülmediğine dâir güzel beyitler söyledi. Yarası fazlasıyla ağır olduğundan Bedir’den dönülürken yolda vefât etti. Oraya defnedildi.1
Adamlarının birbir yere serildiğini gören müşrikleri büyük bir dehşet sardı. Birdenbire ne yapacaklarını şaşırır hale geldiler. Ebû Cehil ise, onları teselli etmeye ve toparlamaya çalışıyordu.
Allah yolunda çarpışmayı en büyük şeref telâkki eden Müslüman mücâhidler ise, âdeta heyecanlarından yerlerinde duramaz hale gelmişlerdi. Bir an evvel muharebeye başlamak, müşriklere hadlerini bildirmek istiyorlardı.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz âdeta mücessem îmân halini almış bu bir avuç mücâhidin haline bakarak, Cenâb-ı Hakka şöyle içli niyâzda bulundu:
“Allah’ım! Onlar yaya ve yalın ayaktırlar, Sen onlara binecek ver!
“Allah’ım! Onlar açtırlar, Sen onları doyur!
“Allah’ım! Onlar fakirdirler, Sen onları fazl ve kereminle zengin eyle!”2
Sonra da dilinden düşürmediği duâsını tekrarladı:
“Allah’ım! Bana yaptığın va’dini yerine getir!
“Allah’ım! Bu bir avuç mücâhidi helâk edersen, artık sana yeryüzünde ibâdet edecek kimse kalmaz!”
Hz. Ebû Bekir ile oğlu
Manzara oldukça ibretli idi. Mus’ab bin Umeyr, Müslümanlar safında Muhacirlerin sancaktarı iken, kadeşi Ebû Aziz İbn-i Umeyr ise müşrik ordusunun birinci bayraktarı idi.
Daha garibi de vardı. Hz. Ebû Bekir oğlu Abdullah ile Müslümanlar safında bulunurken, diğer oğlu Abdurrahman ise Kureyş müşrikleri arasında idi. Cesâreti ve keskin ok atıcılığı ile meşhur olan Abdurrahman bir ara ortaya atılıp er dileyince, Hz. Ebû Bekir ayağa kalktı. Hz. Resûlullahtan oğluyla çarpışmak için müsaade istedi. Fakat, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, “Ey Ebû Bekir! Bilmez misin ki sen, benim görür gözüm ve işitir kulağım yerindesin” buyururak izin vermedi ve yanından ayırmadı.
Hz. Resûlullahtan oğluyla kılıç kılıca döğüşmek için izin alamayan Ebû Bekir-i Sıddık (r.a.) hiddetli hiddetli oğluna, “Ey Abdurrahman! Bana olan münasebetin nerede kaldı” diye seslendi.
Abdurrahman ise, “Aramızda silahtan, uzun, yüğrük attan ve kılıçtan başka birşey kalmadı.”1 diye cevap verdi.
Harp başladı
Tarih; 17 Ramazan, Cuma günü, sabah saatleri. Artık iki ordu, olanca güç ve kuvvetleriyle birbirine saldırıya geçmişti.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, mücâhidleri Allah yolunda cihada teşvik eden konuşmalar yapıyor, şehid düşenlerin makamlarının Cennet olacağını müjdeliyordu. “Zafer bizimdir,” diyerek de her zaman mücâhidlerin gayret ve ümitlerini hep aynı canlılıkta tutmaya ihtimam gösteriyordu. Zaman zaman da ordunun önüne geçip bilfiil cesaretini göstererek, mücâhidlerin de cesaretini arttırıyordu.
Hz. Ali der ki:
“Bedir günü harp şiddetlendiği zaman, Resûlullaha sığınmıştık. O gün, halkın en cesaretlisi, en kahramanı o idi. Müşriklerin saflarına ondan daha yakın kimse yoktu!”2
Hazreç kabilesinden Hâris bin Sürakâ adındaki genç, ordunun gerisinde su havuzunun başında bulunuyor ve vuruşmayı temaşa ediyordu. Düşman tarafından atılan bir ok, ön saftaki mücâhidlerin üzerinden geçerek ona isabet etti ve orada şehid oldu. İşte Ensardan ilk şehid düşen bu zâttır.
Harp safında bulunan mücâhidleri aşıp giden bir okun, geride Hâris’e isabet edip onu şehid etmesi hepsi için bir ibret dersi oldu.
Harb bütün şiddetiyle devam ediyordu. Resûl-i Ekrem ise durmadan mücâhidleri harpte sebat etmeye çağırıyor ve şöyle diyordu:
“Muhammed’in varlığı kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki; Allah’ın rızasını umarak sabr ve sebât göstererek çarpışanları ve arkasına dönmeden ilerlerken öldürülenleri Allah, muhakkak Cennetine koyacaktır!”
Ensardan Umeyr bin Humâm Hazretleri, elinde hurmasını yerken Resûlullahın bu müjdesini işitti ve “Ne iyi! Ne iyi! Cennete girmek için şu heriflerin elinde ölmekten başka bir şey lâzım değilmiş” diye konuşarak elindeki hurmaları yere attı. Hemen kılıcını sıyırarak, şehâdetin faziletine ve âhiret hayatının ehemmiyetine dâir beyitler söyleyip düşmanın üzerine hücum etti. Gidiş o gidiş oldu. Bir daha geri dönmeyen Umeyr, bir çok müşriki öldürdükten sonra, kendisi de arzuladığı şehâdet mertebesine ulaştı.
Bir mu’cize
Çarpışma bütün şiddetiyle devam ederken, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, yerden bir avuç ince kum alıp küffar ordusunun üzerine attı ve şöyle duâ etti:
“Yüzleri kara olsun! Allah’ım! Kalblerine korku sal! Ayaklarına titreme ver.”1
“Yüzleri kara olsun” sözü bir kelâm iken, onlardan her birinin kulağına gitmesi gibi, o bir avuç kum dahi her bir müşrikin gözüne gitti. Hücumu terk edip gözleriyle meşgul olmaya başladılar.
Kur’ân-ı Azimüşşan bu mu’cizeyi şu âyetiyle ilân eder:
“Onları siz öldürmediniz, Allah öldürdü. Attığın zamanda sen atmadın, ancak Allah attı…”1
Evet, Resûl-i Kibriyânın avucunda küçücük taşlar zikir ve tesbih ettiği gibi, aynı avucuna alıp attığı kum ve küçücük taşlar da düşmana el bombası hükmüne geçiyor ve onları dehşete düşürüyordu.
Peygamber Efendimiz, bir taraftan mücâhidler arasında dolaşıp cihada ola