Makale Okuma Alanı
Dûmetü'l-Cendel Gazâsı
Hicretin 5. senesi, Rebiülevvel ayı (Milâdî, 626). Birkaç Arap kabilesi Medine’ye on beş gece uzaklıkta bulunan Şam beldelerinden biri olan Dûmetü’l-Cendel’de toplanarak gelen giden yolcuları rahatsız ediyorlar, onlara zulmediyorlardı. Ayrıca İslâm devletinin başşehri Medine üzerine yürümeye de hazırlanıyorlardı.1
Peygamberimiz bu durumu haber aldı. Vakit geçirmeden bin kişilik ordusuyla yola çıktı. Efendimiz, bu tarz gazâlarda dâima düşmanı yerinde ve ânında bastırmak tarzını tercih ederdi. Ordusuyla adı geçen mevkie vardığında ortalıkta kimseler görünmüyordu. Düşman, İslâm ordusunun üzerlerine gelmekte olduğunu duymuş ve kaçmıştı. Yalnız bir kişiye rastladılar, o da dâvet üzerine Müslüman oldu.2
Resûl-i Ekrem Efendimiz, bir kaç geceyi burada düşmanı beklemekle geçirdikten sonra Medine’ye geri döndü.
* * *
Peygamberimizin Hz. Zeynep bint-i Cahş ile Evlenmesi
Hicretin 5. senesi, Zilkâde ayı. Hz. Zeynep bint-i Cahş, Resûl-i Ekrem Efendimizin halası Ümeyme bint-i Abdülmuttalib’in kızı idi. Daha önce Peygamber Efendimizin evladlık edindiği Hz. Zeyd bin Hârise ile evlenmişti. Bu evliliğin dünürlüğünü de bizzat Resûl-i Ekrem Efendimiz yapmıştı.1
Hz. Zeynep ve ailesi böyle bir evliliği istemedikleri halde sırf Peygamber Efendimizin ısrarı üzerine rıza göstermişlerdi.
Hz. Zeyd, izzetli zevcesi Hz. Zeynep’i kendisine mânen küfüv (denk) bulmuyordu. Bu durum mânevî imtizaçsızlığa sebep oluyordu. Nitekim evliliklerinin birinci yılı henüz bitmişken, Hz. Zeyd, Peygamber Efendimize gelerek, “Yâ Resûlallah! Ben, âilemden ayrılmak istiyorum” dedi.
Peygamberimizin cevaben, “Zevceni tut boşama! Allah’tan kork” buyurdu.2
Fakat Hz. Zeyd, ferasetiyle Hz. Zeynep’in yüksek bir ahlâkta yaratılmış olduğunu ve bir peygamber hanımı olacak fıtratta bulunduğunu hissetmişti. Kendisini de ona zevc olacak fıtratta mânen küfüv bulmadığı için boşadı.
Peygamber Efendimiz, mânevî geçimsizlik sebebiyle Hz. Zeyd ve Hz. Zeynep arasındaki evliliğin son bulmasından son derece üzüldü. Çünkü, bu evliliği kendisi arzu etmişti. Durumun düzeltilmesi, mahzun Zeynep (r.a.) ile hâdiseden dolayı üzülen akrabalarının gönlünün alınması gerekiyordu.
Hz. Zeynep’in iddeti (boşandıktan sonra beklemesi gereken müddet) dolmuştu.
Resûl-i Ekrem Efendimiz birgün Hz Âişe Validemizle oturmuş sohbet ediyordu. Bu esnada kendisine vahiy geldi. İnen âyetlerde Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyordu:
“Zeyd o hanımla alâkasını kesince Biz onu sana nikâhladık—tâ ki evlâtlıklarının boşadığı hanımlarla evlenmenin mü’minler için günah olmayacağı anlaşılsın. Allah’ın emri işte böylece yerine getirilmiştir.
“Allah’ın kendisi için takdir ettiği şeyi yerine getirmesinde Peygamber için bir vebâl yoktur. Daha önce geçen peygamberler hakkında da Allah’ın kanunu böyledir. Allah’ın emri, tâyin edilmiş ve değişmez bir hükümdür.”1
Vahiy hali sona erince, Kâinatın Efendisi Peygamber Efendimiz (a.s.m.) gülümsedi, “Allah’ın, onu bana gökte nikâhladığını, Zeynep’e, kim gidip müjdeler?” buyurdu.
Âyet-i kerimelerden açıkça anlaşılacağı gibi, Cenâb-ı Hak, Hz. Zeynep’i zevceliğe alması için Peygamberimize emir vermiştir. Resûl-i Ekrem Efendimiz de bu emre uyarak Hz. Zeynep’i zevceliğe almıştır. Âyet-i kerimedeki “Biz onu sana zevce yaptık” beyanı bu nikâhın bir akd-i semavi olduğuna açıkça delâlet ediyor. Demek ki, bu nikâh, harikulâde, örf ve zahirî muâmelelerin üstünde sırf Allah’ın emriyledir ki, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Allah’ın emrine boyun eğmiştir. Nefsî arzularla hiçbir ilgisi yoktur.
Bu evliliğin mühim bir hikmeti
Cenâb-ı Hakkın emriyle, Peygamber Efendimizle (a.s.m.) Hz. Zeynep arasında kurulan bu evliliğin ehemmiyetli bir şer’i hükmü olduğu gibi, bütün mü’minleri ilgilendiren bir hikmet ve fayda tarafı da vardı. Bu da konu ile ilgili gelen vahyin: “Tâ ki, evlâtlıklarını, kendilerinden alâkalarını kestikleri zevcelerini almakta mü’minler üzerine günah olmasın” meâlindeki kısmında beyan buyurulmuştur.
Çünkü, Cahiliyye Devrinde, bir kimse birisini evlât edindiği zaman, halk, evlâtlığı, onun adıyla anar ve evlâtlık, öz evlât gibi o kimsenin mirasından faydalanırdı. Haliyle bu inanca göre, evlâtlığın boşadığı kadını, onu evlât edinen kimse alamazdı, bu haramdı.
İşte, Peygamber Efendimizin, Allah Teâlânın emrine uyarak, Hz. Zeynep’i zevceliğe almasıyla Cahiliyye Devrinin bu inanç ve âdetinin bâtıl olduğunu ortaya kondu. Böyle bir durumda mü’minler için de vebâl ve günahın söz konusu olamayacağı belirtildi.1
Münafıkların dedikoduları
Peygamber Efendimiz (a.s.m.) Hz. Zeynep’le evlenince, her meselede fırsat kollayıp, Müslümanlar arasında fitne ve fesad çıkarmaya can atan münafıklar, bu meselede de ileri geri konuşmaya başladılar. Cahiliyye Devri inancına göre, evlâtlığın boşadığı karısını almayı haram sayıp, bunu Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) aleyhinde dedikodu vesilesi yapıp, “Muhammed, evlâdın karısıyla evlenmeyi haram kıldı. Kendisi ise oğlu Zeyd’in boşadığı karısıyla evlendi” diyerek yaygaraya başladılar.2 Gelen vahiy bu hususa da açık bir şekilde şöyle cevap veriyordu.
“Muhammed hiçbirinizin babası değildir; o Allah’ın Resûlüdür ve peygamberlerin sonuncudur. Allah ise herşeyi hakkıyla bilir.”1
Peygamberlerin, ümmetlerine bir baba gibi nazar ve hitapları risâlet vazifesi itibariyledir, beşerî şahsiyetleri itibariyle değildir. Bu bakımdan, elbette onlardan zevce almanın uygun olmayacağından bahsedilemez. Kur’ân-ı Kerim, zihinlerde bu hususta uyanacak herhangi bir istifhamı bertaraf etmek maksadıyla, meâlini aldığımız son âyet-i kerime ile mânen şöyle demektedir:
“Peygamber rahmet-i İlâhiye hesabıyla size şefkat eder, pederâne muâmele eder ve risâlet namına siz onun evlâdı gibisiniz. Fakat şahsiyet-i insaniye itibariyle pederiniz değildir ki, sizden zevce alması münasip düşmesin! Ve sizlere ‘oğlum’ dese, ahkâm-ı şeriat itibariyle siz onun evlâdı olamazsınız!”2
Böyle bir çok cihetlerden hikmetleri bulunan ve hayırlara vesile olan bu pâk ve nezih evliliğe toz kondurmak ve bununla da Resûl-i Kibriyâ Efendimizin yüce şahsiyetine gölge düşürmek niyetiyle çırpınıp duranların, hüsn-i niyetten ne kadar uzak ve maksatlı hareket ettikleri, elbette ki, bu izahlarımız neticesinde, basiret ve feraset sahibi mü’minlerin gözünden kaçmaz.
Düğün ziyafeti ve bir mu’cîze
Evliliklerinde Ashabına düğün ziyafeti tertiplemek, Resûl-i Ekrem Efendimizin bir âdeti idi. Bu âdet, Müslümanlar arasında da günümüze kadar sünnet olarak devam edip gelmiştir.
Fahr-i Kâinat Efendimiz, Hz. Zeynep’le evlendiği gün, Enes bin Mâlik’in annesi Ümmü Süleym, kendilerine yağda kavrulmuş biraz Medine hurması gönderdi. Gönderilen hurma küçük bir kap içinde ancak Peygamber Efendimiz ve Hz. Zeynep’e kâfi gelebilecek kadardı.
Hâdiseyi, bu bir avuç hurmayı getiren “Hâdim-i Nebevî” ünvaniyle şöhret bulan Hz. Enes bin Mâlik şöyle anlatır:
“Nebî (a.s.m.) götürdüğümü kabul etti ve ‘Bana, Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali’yi (r.a.) çağır’ diye emretti. Bu arada daha birçok kimsenin ismini zikretti. Resûlullahın azıcık bir yiyecek için birçok kimseyi çağırmayı bana emretmesine şaştım. Ama emrine aykırı hareket edemezdim. Onların hepsini çağırdım.
“Bu sefer, ‘Bak, Mescid’de kim varsa, onları da çağır’ dedi. Öyle yaptım. Mescid’e gidip, orada namaz kılan kimi buldumsa onlara, ‘Resûlullahın düğün ziyafetine buyurunuz’ dedim.
“Geldiler. Nihayet sofra doldu. Bana, ‘Mescid’de kimse kalmadı mı?’ diye sordu. ‘Hayır’ dedim.
“Bu sefer, ‘Bak, yolda kim varsa, onları da çağır’ dedi.
“Çağırdım. Odalar da doldu. ‘Gelmeyen kimse kaldı mı?’ diye sordular.
“Hayır, yâ Resûlallah!” dedim.
“‘Haydi çanağı getir’ buyurdu.
“Getirip önüne koydum. Elini çanağın üzerine koyup bereket duâsında bulundu. Bundan sonra, ‘Onar onar halkalansınlar ve herkes kendi önünden yesin’ buyurdu.
“Dâvetliler emredilen şekil üzere oturarak doyuncaya kadar yediler. Böylece bütün dâvetliler bölük bölük gelip yiyip gittiler.
“Ben çanaktaki hurmaya bakıyordum. Sofada ve odalarda bulunanların hepsi ondan doyuncaya kadar yedikleri halde çanaktaki hurma getirdiğim gibi duruyordu.
“Resûlullah bana, ‘Ey Enes! Kaldır’ diye emretti.
“Ben de çanağı kaldırdım. Sonra da annemin yanına vardım. Hâdiseyi olduğu gibi anlattım. Annem de bana, ‘Hiç hayret etmene gerek yok! Eğer, Allah ondan bütün Medinelilerin yemesini dilemiş olsaydı, hepsi de yer ve doyarlardı’ dedi.”1
Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (a.s.m.) dini, dâveti ve risaleti umumî olduğu için, hemen hemen kâinatın her nevinden mucîzelere mazhar olmuştur. Duâsıyla yemeklerin bereketlenmesi hususunda da birçok mucîzeler göstermiştir. Mevzu ile ilgisi bakımından bu mucîzeyi burada naklettik. Ve, duâ ediyoruz:
“Yâ Rab! Resûl-i Ekremin (a.s.m.) bereketi hürmetine bize ihsan ettiğin maddî ve mânevî rızkımıza bereket ihsan eyle!”
Hicâb âyetinin nâzil olması
Hz. Zeynep’in düğün yemeğine dâvet edilenler, dağılmış, sadece üç kişi kalmıştı. Bunlar oturup konuşmaya dalmışlardı. Peygamber Efendimiz bu durumdan hoşlanmadı. Kalkıp Hz. Âişe’nin odasına kadar gitti. Sonra birbiri ardınca Ezvâc-ı Tâhiratın da odalarına uğradı. Biraz sonra konuşanlar gitmişlerdir zannıyla döndü. Fakat, onlar hâlâ konuşmalarına devam ediyorlardı. Resûl-i Ekrem Efendimiz, onlara birşey diyemedi. Tekrar, Hz. Âişe Vâlidemizin odasına doğru gider gibi davrandı. Bu sırada onlar da kalkıp gittiler. Peygamber Efendimize haber verilince hemen geri döndü. Hücre-i Saâdete girdi.
Daha önceleri de Hz. Ömer, “Yâ Resûlallah! Hanımlarınızı perde arkasına alsanız. Zira, huzurunuza her çeşit insan gelir, gider” derdi. Fakat, Cenâb-ı Hak tarafından herhangi bir emir gelmediğinden Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Hz. Ömer’in bu sözüne karşı sükût ederdi. Hattâ bir gün Ezvâc-ı Tâhirattan Hz. Sevde’yi dışarda görmüş ve “Ey Sevde! Biz seni tanıdık” demişti.2 Bu sözü, Hicab hakkında İlâhî emrin gelmesini şiddetle arzu ettiği için sarfetmişti.
Hz. Zeyneb’in düğün yemeğinde de yukarıda bahsettiğimiz hâdise meydana gelince, hicâb âyeti nâzil oldu:
“Ey îmân edenler! Yemek için dâvet olunmadan Peygamberin evine girip de orada yemek vaktini beklemeyin. Dâvet edildiğinizde ise girin; fakat yemeğinizi yedikten sonra sohbete dalmadan dağılın. Bu hareketleriniz Peygambere eziyet verir; o da size bunu açıklamaktan sıkılır. Allah ise hakkı açıklamaktan çekinmez. Peygamberin hanımlarından birşey istediğinizde de perde arkasından isteyin. Hem sizin kalbiniz, hem de onların kalbi için bu daha temiz bir harekettir. Ne Allah’ın Resûlüne eziyet vermeniz, ne de ölümünden sonra onun hanımlarını nikâhlamanız size ebediyen câiz değildir. Muhakkak ki bu Allah katında pek büyük bir günahtır.”1
Nâzil olan bu âyet-i kerimeyi Peygamber Efendimiz dışarı çıkıp halka okudu. Bunun üzerine Ezvâc-ı Tâhirat da perde arkasına çekildiler.2
Bundan sonra, neseb ve süt emme yönünden akraba olanlarla, hizmetçi ve hürriyetlerine kavuşmak için anlaşma yapmış bulunanlar dışındakilerle Ezvâc-ı Tâhirat gerektiği zaman ancak perde arkasında konuşur görüşürlerdi.3
Bir gün Peygamber Efendimizin yanında Hz. Ümmü Seleme ile Hz. Meymune bulunuyordu. Bu esnada âmâ olan Abdullah ibni Ümmi Mektum (r.a.) içeri girdi. Peygamberimiz hanımlarına, “Perde arkasına çekiliniz” diye emretti.
Onlar, “Yâ Resûlallah, o âmâ değil midir? Gözleri görmez ve bizi tanımaz” dediler.
Peygamber Efendimiz, “Siz de âmâ mısınız? Onu görmüyor musunuz?” buyurdu.4
Müslüman kadınlara tesettürün emredilmesi
Bir kısım edepsiz münafıklar, köle kadınlara sataşırlardı. Zaman zaman sâir kadınları da, köle zannıyla rahatsız ederlerdi.
Bunların, mü’minlerin hanımlarını da rahatsız ettikleri olurdu. Neden böyle yaptıkları sorulduğunda ise, “Biz onları köle sanmıştık” diyerek mazeret uydururlardı.
Bu hâdiseler üzerine Müslüman kadınların örtünmelerini emreden şu âyet-i kerime nâzil oldu:
“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına söyle, evlerinden çıktıklarında dış örtülerini üzerlerine alsınlar. Bu, onların hür ve iffetli hanımlar olarak tanınmaları ve eziyete uğramamaları için daha uygundur…”1
* * *
Benî Mustalık Gazâsı
Huzaâ kabilesinden Benî Müstâlik oymağının reisi Hâris bin Ebî Dırar, kabilesiyle birlikte etrafta sözünü geçirdiği bir kaç Arap kabilesini daha bir araya toplayarak Medine’ye, Müslümanların üzerine yürümeye hazırlanıyordu.1
Böyle bir hazırlığın olduğu haberi Medine’ye ulaştı. Peygamber Efendimiz, önce haberin doğruluk derecesini öğrenmek istiyordu. Bu maksatla, Ashabtan Büreyde bin Husaybe’l-Eslemî’yi vazifelendirdi. Hz. Büreyde, Benî Müstalık yurduna gidecek ve durumu öğrenecekti.
Hz. Büreyde, Medine’den ayrılmadan önce, Peygamberimize, onları şüphelendirmemek ve kendini muhafaza etmek gayesiyle hakikata muhalif beyanda bulunup bulunamayacağını sordu. Resûl-i Ekrem gerektiğinde böyle hareket edilebileceği müsâadesini verdi.
Hz. Büreyde, Müstalıkoğullarının yurduna vardı. Onlardan biriymiş gibi davrandı ve şöyle dedi:
“Ben, sizdenim. Şu adam [Peygamberimiz] için derlenip toplandığınızı işittim. Ben de kavmimden bana itâat edenlerle size katılmak istiyorum. Onların [Müslümanların] kökünü kazıyıncaya kadar işbirliği yapalım!”
Benî Müstalıkların reisi Hâris bin Ebî Dırar, “Biz de, bu iş için hazırlanıyoruz. Bize katılmakta acele et!” dedi.
Hz. Büreyde, “Şimdi hayvanıma atlar ve kavmimden büyük bir toplulukla yanınıza gelirim” diyerek oradan ayrıldı.2
Hz. Büreyde, derhal Medine’ye gelip durumu Resûl-i Kibriyâ Efendimize bildirdi.
İslâm ordusunun hareketi
Şaban ayının ikinci Pazartesi günü idi. Resûl-i Ekrem Efendimiz, yedi yüz kişi ile, yerine Hz. Zeyd bin Hârise’yi vekil tayin ederek Medine’den hareket etti. İslâm ordusunda 30 kadar at vardı. Ayrıca Ezvâc-ı Tâhirattan Hz. Âişe ile Hz. Ümmü Seleme Vâlidemiz de birlikte idiler.1
Gariptir ki, münafıklar, hiç bir gazâya bu gazâ kadar ilgi göstermemişlerdi. Bir çoğu İslâm ordusuna katılmıştı.2 Maksatları; ganimetten istifâde etmek ve fırsat kollayarak Müslümanlar arasına fitne fesad düşürmekti.
İslâm ordusu Müreysi Suyu başına doğru ilerlerken, düşman casuslarından biri ele geçirildi. Yapılan dâvet üzerine Müslüman olmayınca katledildi.3
Bunu duyan Müstalıkoğulları fazlasıyla korktular. Hattâ etraftan topladıkları bir çok kimse kendilerini terk ederek dağıldı.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, ordusuyla Müreysi Kuyusu başına kadar geldi. Hemen orada kendileri için deriden bir çadır kuruldu. Sonra ordusunu harp nizamına koydu. Muhacirlerin sancağını Hz. Ebû Bekir’e, Ensarınkini ise Sa’d bin Ubâde’ye verdi. Hz. Ömer’e, “Lâ ilâhe illallah, deyiniz de canlarınızı, mallarınızı koruyunuz” diye seslenmesini emretti. Müstalıkoğulları teklifi kabul etmediler. Üstelik mücahidlere ok atarak çarpışmayı bizzat başlatmış oldular.4
Bunun üzerine mücahidler de onlara ok atmaya başladılar. Sonra Peygamber Efendimiz, ordusuna birden hücuma kalkma emri verdi. Hücum neticesinde Benî Müstalıklardan on kişi öldürüldü. Geri kalanları ise esir alındı.1
İslâm ordusundan ise, sadece bir mücahid yanlışlıkla düşmandan biri sanılarak bir Müslüman tarafından şehid edildi.2
Benî Müstalıklardan esir alınanlar 200 kadardı. Bir çok deve, sığır ve davar da ganimet alındı. Ganimet malları bir araya toplandı. Usûlüne göre taksim edildi. Esirler ise mücahidler arasında bölüştürüldü.
Müreysi Kuyusu mevkiinde çarpışma vuku bulduğu için bu gazâ, Müreysi Gazâsı adıyla da zikredilir.3
Münafıkların bir tertibi
Müreysi zaferi kazanıldıktan sonra, Peygamber Efendimiz, mücahidlerle burada bir kaç gün istirahat edip beklemeyi uygun bulmuşlardı. Önceden de bahsettiğimiz gibi, bu gazâya çok sayıda münafık katılmıştı.4 Hattâ bazı kaynaklara göre, o zamana kadar münafıkların, hiç bir gazâya bu derece ilgi gösterdikleri görülmemişti. Bu ilgileri ve fazla iştirakleri elbette sebepsiz değildi. Bir taraftan ganimete konmak, diğer taraftan gün geçtikçe saflarını sıklaştıran, çoğalan ve kuvvet kazanan Müslümanları, en küçük fırsatları dahi değerlendirerek birbirine düşürmek, aralarına fitne, fesad tohumu saçmak.
İşte bu bekleme esnasında, Hazreç Kabilesinden Benî Amr bin Avf’ın müttefiki olan Sinan bin Veber el-Cühenî ile Hz. Ömer’in Benî Gıfar’dan ücretle tuttuğu seyisi Cahcah arasında kuyu başında bir kavga çıktı. Cahcah, yumruk ve tokatlarla Sinan’ın yüzünü kanlar içinde bıraktı. Sinan ise feryadı basıp, “Yetişin Muhacirler, neredesiniz?” diye seslendi.5
Feryadları duyan Ensarla Muhacirler derhal toplandılar. Kılıçlarını sıyırdılar. Az kalsın büyük bir fitne kopacak, Müslümanlar birbirlerine gireceklerdi. Muhacirlerle Ensarın bazı ileri gelenleri, araya girip, yatıştırıcı konuşmalar yaptılar.
O sırada Resûl-i Ekrem Efendimiz, topluluğun bulunduğu yere geldi ve “Cahiliyye insanlarının dâvâsı mı güdülüyor? Nedir bu çığlıklar, bu feryadlar? Derdiniz nedir?” diye sordu.
Ashab, bir Muhacirin Ensardan birini tokatladığını söyleyince, “Bırakınız şu Cahiliyye âdet ve dâvâsını. Çünkü o, bir murdarlık, bir kötülüktür. Cahiliyye dâvâsını güden, kendini Cehenneme atmış olur”1 buyurdu.
Bunun üzerine Sinan, Cahcah üzerindeki hak ve dâvâsından vazgeçti. Bu esnada münafıkların reisi Abdullah bir Übeyy bin Selûl’un ortaya atıldığı görüldü. Zira, bu hâdise onun için ele geçmez bir fırsattı. Bunu bahâne ederek Müslümanların arasını bozabilirdi. Nitekim, “Ey Ensar! Bu Muhacirler, sayenizde kuvvet ve şöhrete nâil olmuşken, şimdi bize böylesine hakaretle muâmele ediyorlar” diye bağırdı.
Sonra şeytanî bir tavırla kavmine dönerek şöyle dedi:
“Bunları şehrinize getirip bir yer verdiniz, mal ve erzakınıza ortak yaptınız. Uğradığınız bu hakaretlere tek sebep yine sizsiniz.
“Vallahi, biz Medine’ye dönecek olursak en izzetli ve kuvvetli olan [kendisi ve etbâı] en zelil ve en zâif olanı [hâşâ Peygamberimiz ve Muhacirler] oradan sürüp çıkarılacaktır.”2
Arkasından da bir sürü herzeler savurdu.
Orada bulunan genç Sahabî Hz. Zeyd bin Erkam, Abdullah bin Übeyy’in bu sözüne karşı çıktı, “Vallahi, kavminin içinde zelil ve menfur olan ancak sensin. Muhammed (a.s.m.) ise, Allah tarafından aziz kılınmıştır” dedi. Peygamberimize derhal durumu bildireceğini söyledi.
Başmünafık, bu sözler karşısında vaziyet değiştirerek, “Ey kardeşimin oğlu! Sus! Vallahi ben şaka yapmıştım”1 diyerek münafıklığını ortaya koydu.
Hz. Zeyd bin Erkam susmadı. Abdullah bin Übeyy’den işittiklerini olduğu gibi gelip Peygamber Efendimize haber verdi. Efendimizin rengi birden değişti. Yanında Hz. Ebû Bekir, Hz. Osman, Sa’d bin Ebî Vakkas, Muhammed bin Mesleme gibi Muhacir ve Ensardan zatlar bulunuyordu. Her şeye rağmen meseleyi tahkik etmeyi uygun buldu.
Hz. Zeyd’e, “Sakın, İbni Übeyy’e karşı kin ve düşmanlığından dolayı bunu söylemiş olmayasın?” buyurdu.
Hz. Zeyd (r.a.), “Hayır! Vallahi, bunları ondan işittim!” dedi.
Resûl-i Ekrem, tekrar, “Yanlış duymuş olamaz mısın?” diye sordu.
Hz. Zeyd, aynı şekilde bu sözleri münafıkların reisinden kelimesi kelimesine işittiğine dâir ikinci defa Allah adına yemin etti.
Abdullah bin Übeyy’in bu sözleri sarfettiği orduda da duyuldu. Ensardan bazıları, “Kendi kavminin efendisi hakkında haksız isnadda bulundun” diyerek Hz. Zeyd bin Erkam’ı kınadılar. Zeyd onlara cevaben şöyle dedi:
“Vallahi, ben bu sözleri ondan işittim! Eğer bu sözleri babamdan dahi işitmiş olsaydım yine Resûlullaha gidip söylemekten asla geri durmazdım. Allah Teâla’nın, Peygamberine bu hususta vahiy indirip, kimin yalancı olduğunu bildireceğini ve Resûlullahın sözlerimi doğrulayacağını umarım” dedi.
Sonra da, “Allah’ım! Resûlüne, sözlerimi doğrulayacak vahyini indir”1 diye duâ etti.
O sırada Hz. Ömer, “Yâ Resûlallah! Müsâade buyur da şu münafığın boynunu vurayım! Eğer onu Muhacirlerden birinin öldürmesini uygun görmüyorsanız, Sa’d bin Muaz veya Muhammed bin Mesleme’ye emredin, onu öldürsünler!”2 dedi.
Resûl-i Ekrem, bu tekliften memnun kalmadığı gibi, cevabı da düşündürücü oldu:
“Eğer, ben onun öldürülmesine müsâade edersem, Medine eşrafından bir çoğunun gönlüne korku ve endişe düşer. Ayrıca işin iç yüzünü bilmeyen halk, ‘Muhammed Ashabını öldürüyor’ diye konuşmaya başladıkları zaman durum ne olur, biliyor musun?”3
Resûl-i Ekrem Efendimiz, günün en sıcak saati olmasına rağmen mücahidlerle derhal Medine’ye doğru yola çıkmalarını emretti. Halbuki, o güne kadar, böyle günün en sıcak saatinde yola çıktıkları görülmüş değildi.4
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Abdullah bin Übeyy’i yanına çağırdı, “Bana ulaşmış olan sözleri sen mi söyledin?” diye sordu.
Başmünafık söylediklerini inkâr etti:
“Hayır! Sana kitabı indirmiş olan Allah’a yemin ederim ki, ben o sözlerin hiçbirini söylemedim. Zeyd, muhakkak bir yalancıdır” dedi.
Peygamber Efendimizin, günün sıcak saatinde ordusunu harekete geçirmesi, Müslümanlar arasında hayretle karşılandı. Ensarın ileri gelenlerinden Üseyd bin Hudayr, “Yâ Resûlallah! Bu saatte yola çıkmak uygun değildir. Sen, böyle zamanda yola hiç çıkmazdın” dedi.
Resûl-i Ekrem, “Adamınızın söylediğini duymadın mı?” buyurdu.
Üseyd bin Hudayr, “Hangi adam, yâ Resûlallah?” diye sordu.
Peygamber Efendimiz, “Abdullah bin Übeyy” dedi.
Üseyd bin Hudayr, “Ne söylemiş?” diye sordu.
Peygamber Efendimiz, “Medine’ye dönünce, en aziz ve kuvvetli olan, en zelil ve zaif olanı oradan muhakkak sürüp çıkaracaktır, demiş” dedi.
Üseyd bin Hudayr, “Yâ Resûlallah! İstersen, sen onu Medine’den sürüp çıkarırsın!
“Vallahi, zelil ve zâif olan odur. Aziz ve kuvvetli olan da sensin!
“Yâ Resûlallah! Sen, yine de ona rıfk ve şefkat ile muâmele buyur!
“Vallahi, Allah, seni bize getirdiği zaman, kavmi ona hükümdarlık tacı hazırlıyordu.
“O, elinden saltanatı senin çekip aldığını sanmaktadır” diye konuştu.1
Peygamber Efendimiz mücahidlerin Abdullah bin Übeyy’in söylediği sözlerle meşgul olmasını istemiyordu. Bunun için hareket emri verdiği günün sabahına kadar yola devam ettiler. Mücahidler son derece yorulmuşlardı. Güneşin sıcaklığı etrafı basınca konakladılar. Yorgunluk ve uykusuzluktan mecalleri kalmamıştı. Derhal uykuya daldılar.
Böylece Resûlullah Efendimiz, dedikodunun ordu arasında da büyümesine fırsat vermemiş oluyordu.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, ordusuyla Bek’â mevkiinden hareket edeceği sırada şiddetli bir fırtına esti. Mücahidler korkup ürktüler. Gatafanların reisi Uyeyne bin Hısn’ın Medine’ye baskın yapmış olmasından endişe duydular. Zira, onunla yapılan anlaşma müddeti son bulmuştu.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, “Size Uyeyne bin Hısn’dan bir zarar gelmez” dedi. Sonra da, “Korkmayınız! Bu fırtına, bir büyük kâfirin ölümü dolayısıyla esmektedir!” buyurdu.
Gerçek, Resûl-i Ekrem Efendimizin haber verdiği gibiydi. Medine’ye vardıklarında münafıklara arka çıkan Yahudî büyüklerinden Rifaâ bin Zeyd bin Tabut’un aynı gün ölmüş olduğunu öğrendiler.1 Bu adam, Peygamberimiz ve İslâmın azılı düşmanlarından biri idi.
Hz. Abdullah’ın teklifi
Kaderin cilvesi bu; baba Übeyy, nifakın reisliğini yaparken, oğul Abdullah, İslâmı fevkalâde bir ciddiyet ve ittikâ içinde yaşayan halis bir Müslümandı. Babasının sözlerini duyunca, Resûl-i Ekremin huzuruna çıktı, “Yâ Resûlallah,” dedi, “babamla aranızda geçen hadiseyi işittim. Onu öldürmek istediğinizi haber aldım. Eğer bu işi muhakkak yapacaksanız, bana emir buyurunuz, şu anda gidip başını huzurunuza getireyim. Bütün Hazreçliler bilirler ki, babama pek ziyade muhabbetim vardır. Onun öldürülmesini başkasına havale ederseniz, ihtimal ki, o adama karşı nefsimde bir düşmanlık meydana gelir ve bir kafire karşı bir mü’mini öldürerek Cehenneme müstahak olurum!”
Sahabîdeki îmân işte böylesine kuvvetli idi. Resûlullah ve Müslümanlara hakaret eden babasının başını kesecek kadar!
Resûl-i Ekrem; verdiği cevapla bu kahraman Sahabîyi şöyle teselli etti:
“Ey Abdullah! Babanı öldürmeyi istemedim. Hiç kimseyi de onu öldürmekle vazifelendirmedim. Aramızda yaşadıkça ona iyi davranırız!”1
İslâm ordusu Medine’ye yaklaşmıştı. Akik denilen vadide Hz. Abdullah atından indi. Babası Abdullah bin Übeyy’in önünü kesti. Devesini ıhdırıp çöktürdü ve, “İzzet ve kuvvetin, Allah ve Resûlüne ait olduğunu söylemedikçe, seni asla bırakmayacağım” dedi.
Başmünafık birden şaşkına döndü. Bu sözleri hiddetli hiddetli söyleyen, oğlu Abdullah idi. Bunu nasıl yapabilirdi? Îmân etmiş gibi görünen münafık, elbette gerçek bir îmânın insana neler yaptırabileceğini bilemezdi.
Oğluna, “Demek, sen, bu kadar insanlar arasında beni Medine’ye sokmayacaksın, öyle mi?” dedi.
Hz. Abdullah, “Evet,” dedi, “bugün insanlar arasında, en aziz kimdir, en zelil kimdir, sana öğretmeden seni asla bırakmayacağım. Hattâ izzet ve şerefin Allah ve Resûlüne ait olduğunu burada itiraf ve ikrar etmezsen, boynunu vururum.”
Başmünafık, Hz. Abdullah’ın sözlerinde kararlı olduğunu anlayınca mecburen, “Ben, şehadet ederim ki, izzet ve kuvvet, Allah’a, Resûlüne ve mü’minlere âittir” dedi.
Hâdiseyi duyan Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Abdullah’a, “Allah, seni, Resûlünden ve mü’minlerden dolayı hayırla mükâfatlandırsın” diyerek duâ etti ve babasını serbest bırakmasını da kendisine emretti.2
Resûl-i Ekrem Efendimiz, yirmi sekiz gün sonra Ramazan hilâli doğduğu zaman ordusuyla Medine’ye geri döndü.3
Münâfıklar hakkında müstakil sûre inmesi
Bütün bu olup bitenlerden sonra, başmünafık Abdullah bin Übeyy bin Selûl ile diğer münafıklar hakkında müstakil bir sûre nazil oldu. Sûrede meâlen münafıkların vasıflarından şöyle bahsediliyordu:
“Münâfıklar sana geldiklerinde ‘Şehâdet ederiz ki şüphesiz sen Allah’ın Resûlüsün’ dediler. Allah bilir ki sen elbette Onun Resûlüsün. Münâfıkların yalancı olduklarına da Allah şâhittir.
“Onlar yeminlerini bir kalkan olarak kullanıp halkı Allah’ın yolundan saptırdılar. Bu yaptıkları ne kötü bir şeydir!
“Çünkü onlar önce îmân etmiş, sonra da kâfir olmuşlar, bu yüzden kalbleri mühürlenmiştir. Artık hakkı anlayamazlar.
“Onları gördüğünde cüsseleri hoşuna gider. Konuştuklarında sözlerine kulak verirsin. Onlar elbise giydirilmiş odun gibidir. Her gürültüyü aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmanın tâ ke