Hicretin Dokuzuncu Senesi | İslamiyet.gen.tr
Makale Deneyimi

Hicretin Dokuzuncu Senesi | İslamiyet.gen.tr

Etrafa Vali ve Zekât Memurlarının GönderilmesiHicretin 9. senesi Muharrem ayı. Bu tarihe kadar bir çok kabile İslâmla şereflenmiş, birçok memleket de İslâm topraklarına katılmıştı. Bu memleketin idar…

Yazar Ruyapanel
Tarih 28.09.2026
Görüntülenme 14
Okuma 62 dk
14Okunma Sinyali
Sohbete Gir

Makale Okuma Alanı

Etrafa Vali ve Zekât Memurlarının Gönderilmesi

Hicretin 9. senesi Muharrem ayı. Bu tarihe kadar bir çok kabile İslâmla şereflenmiş, birçok memleket de İslâm topraklarına katılmıştı. Bu memleketin idaresi ve halkına mükellefiyetlerinin bildirilmesi gerekiyordu.

Bu maksatla Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hicretin bu 9. yılı Muharrem ayında İslâm memleketlerinden bazılarına valiler ve halktan zekât toplamak için de zekât tahsil memurları tayin edip gönderdi.1

Resûl-i Ekremin, gönderdiği vali ve zekât tahsil memurlarına emir ve tavsiyeleri şu idi:

“Halkın kusurlarına karşı affedici davranınız ve en iyi mallarını almaktan sakınınız!”2

Yemen’in güzel kasabalarından biri olan San’a ve yine Yemen’in Hadramut bölgesi ile Süleymler, Müzeyneler, Cuheyneler, Kilaboğulları, Resûl-i Ekrem Efendimizin vali ve zekât memurları gönderdiği memleket ve kabilelerden bazıları idi.3

Bu valiler idarî işlerle meşgul olmaktan başka, halk arasında çıkan dâvalara da bakıyorlar, onları İslâmî hükümlere göre halletmeye çalışıyorlardı.

Zekât memurları ise, gittikleri kabilelere İslâmın zekât mükellefiyetini anlatarak, zenginlerinin bu malî ibâdeti yerine getirmeleri gerektiğini bildiriyorlardı.

Bazı kabileler bu mükellefiyetlerini seve seve yerine getirdiler. Bir kısım kabileler ise önce bu malî mükellefiyeti ağır bularak memurları hoş karşılamadılar. Ancak sonradan bu hareketlerinden vazgeçerek zekâtlarını vermeye başladılar.

Mekke’nin fethi, İslâmın en parlak ve en şerefli bir zaferi idi. Çünkü, bu fetih ile senelerden beri Hz. Resûlullah ile Kureyş müşrikleri arasında süregelen amansız mücadele İslâmın galibiyeti ile netice bulmuştu.

Arabistan’daki kabileler de yıllardan beri devam edegelen bu çetin mücadeleyi yakından ve dikkatlice takip etmişlerdi. Önce, bu mücadelede Resûl-i Kibriyâyı kavmi olan Kureyşlilerle yalnız bırakmayı tercih etmişler ve “Onu kavmi olan Kureyşlilerle baş başa bırakınız. Eğer o, kavmine galip gelirse, şüphesiz kendisi sözünde doğrudur ve peygamberdir”1 demişlerdi.

İşte, etraftaki kabilelerin yakından takip ettikleri bu şiddetli mücadele, Mekke fethi ile İslâmın üstünlüğü, şirkin mağlubiyet ve perişanlığı ile son bulmuştu.

Artık onlar için tek yol kalmıştı: İslâmın şefkatli sînesine bir an evvel koşmak. Gayet iyi biliyorlardı ki, Mekkeli müşriklerin bunca düşmanlık ve kuvvetlerine rağmen söndüremedikleri bu dâvâyı kendileri de söndüremezler ve onun yayılmasını engelleyemezlerdi.

Bu sebeple Mekke’nin fethini takip eden günlerde Hicretin 9. yılı başlarında civar kabilelerin Müslüman olmak için Medine’ye akın akın geldikleri görülüyordu. Bu sebeple bu yıla “Heyetler Yılı” adı da verilmiştir.2

Gelen bu heyetlerin hepsini Peygamber Efendimiz, gayet güzel karşılıyor ve onlara izzet ikramda bulunuyordu. Bu heyetlerin içinde her sınıftan insan vardı. Hepsi de Resûl-i Ekremin yüksek ahlâk ve faziletine, Ashabının nazik ve insanî hareket ve davranışlarına hayran kalarak yurtlarına dönüyorlardı.

Benî Temim Heyeti Medîne’de

Hz. Resûlullah, Hicretin 9. senesi Muharrem ayı başlarında Ashabdan Büsr bin Süfyan’ı Huzaalılardan Benî Kab Kabilesine zekâtlarını almak üzere göndermişti.

Kâ’boğulları, gelen memura teslim edilmek üzere hayvanlarından düşen zekâtı bir tarafa ayırmışlardı. Fakat, aynı yerde oturan Temim Kabilesi oldukça fazla olan bu hayvanların verilmesine karşı çıkmış, hattâ kılıçlarını sıyırarak Büsr Hazretlerini öldüreceklerini bile izhardan çekinmemişlerdi. Bunun üzerine Büsr (r.a.), Medine’ye dönerek durumu Resûl-i Ekrem Efendimize anlatmıştı. Allah Resûlü de elli kadar bedevî süvari ile Uyeyne bin Hısn’ı Temimoğulları üzerine göndermişti. Uyeyne bin Hısn, Temimoğulları üzerine aniden baskın yapmıştı. Bir çok ganimet malları ile birlikte on bir erkek, yirmi kadın ve otuz kadar da çocuk esir edip Medine’ye geri dönmüştü.1

Uyeyne bin Hısn’ın Medine’ye dönmesinden az sonra idi.

Zekât vermemekte direnen Temimoğullarından bir heyet çıkıp Peygamber Efendimizin huzuruna geldi. İçlerinde meşhur hatip ve şâirleri de vardı. Gayeleri esirlerini geri almaktı.

Kâinatın Efendisi Peygamberimiz (a.s.m.) onlara, “Ne istiyorsunuz?” diye sordu.

“Biz Temim Kabilesindeniz” dediler. “Sizinle şiir ve övünme yarışı düzenleyelim diye şâir ve hatiplerimizi getirdik.”

Hafifçe tebessüm eden Efendimiz, “Ben şiir söylemekle vazifelendirilmediğim gibi, övünmekle de emredilmedim. Bunu yapamam. Fakat, haydi neyiniz varsa ortaya dökün de görelim!” buyurdu.

Bunun üzerine Benî Temim’in Utarid adındaki hatibi ayağa kalkarak, kavim ve kabilesini övdükten sonra, “Bizimle fazilet yarışına çıkacak kimse, saydıklarımızın bir benzerini saysın döksün bakalım!” diyerek meydan okudu.

Benî Temim hatibinin sözlerini bitirip yerine oturmasından sonra Resûl-i Kibriyâ, Sâbit bin Kays’a, “Kalk! Şunun konuşmasına karşılık ver!” diye emretti.

Sabit (r.a.), ayağa kalktı. Önceden hiç bir hazırlığı olmadığı halde Cenâb-ı Hakkın büyüklüğüne ve Resûlullahın medh ve senâsına dâir Temimlileri bile hayrette bırakan gayet belagatlı ve tesirli bir hitabede bulundu. Hz. Sâbit şöyle diyordu:

“Hamdolsun Allah’a ki, gökleri ve yeri yaratan ve onlardaki hükmünü yürüten Odur.

“Hiçbir şey yoktur ki, Onun fazl ve kereminin eseri olmasın!

“Bizim her tarafta galip gelişimiz ve hâkim oluşumuz da Onun kudretinin eseridir.

“O, insanların arasından en hayırlısını seçerek peygamber göndermiştir. Ki o peygamber; baba tarafından insanların en şereflisi, söz cihetinden, en doğru sözlüsü, ana tarafından ise en üstünüdür.

“Allah, ona Kitabını indirmiş, onu kullarının emîni ve mu’temedi, cihanın da güzîdesi ve seçkini kılmıştır.”1

Sıra şâirlerin meharetlerini ortaya dökmesine gelmişti.

Önce, Benî Temim şâirlerinden biri ayağa kalkarak kendilerini medh eden bir kaside sundu.

Adam şiirini bitirir bitirmez Resûl-i Ekrem şâiri Hassan bin Sâbit’e, “Kalk yâ Hassan! Şu adamın şiirine karşılık ver!”2 diye emretti.

Sonra da, “Allahu Taâla, Resûlünü müdafaa ederken Hassan’ı muhakkak Cebrâil ile destekler” buyurdu.

Kâinatın Efendisini müdafaa etmenin şerefini yüklenen Hz. Hassan aşk ve heyecan içinde ayağa kalktı. Aynı vezin ve kafiyede uzun bir şiirle Temimli şâire cevap verdi. Şiirinde İslâmın müstesna güzelliğini, yücelik ve faziletini veciz ve açık bir ifâde ile dile getirdi.

Müslüman hatip ve şâirin, Temimoğulları şâir ve hatibinden çok daha güzel birer hitabe ve şiir sunmaları hem Peygamber Efendimizi, hem de orada bulunan Sahabîleri sevindirdi. Buna karşılık Temim heyeti, İslâm şâir ve hatibinin, kendilerininkinden daha üstün olduğunun belli olması karşısında sustular. İleri gelenlerinden olan Akrâ bin Habis ise şöyle demekten kendini alamadı:

“Allah’a yemin ederim ki, bu zâta her zaman gaybdan yardım ediliyor. O, muhakkak muvaffak olacaktır. Her şeyde, herkese üstün gelmektedir.

“Onun hatibi hatibimizden, şâiri de şâirimizden daha üstündür. Sesleri de seslerimizden daha canlı ve daha gürdür.”1

Daha sonra Akrâ bin Habis, Hz. Resûlullahın yanına yaklaştı ve şehâdet getirerek Müslüman oldu. Onun Müslümün oluşunu diğerleri takib etti.2

Bunun üzerine Resûl-i Ekrem, heyettekilerin herbirini birer hediye ile taltif ettiği gibi, alınmış olan bütün esirlerini de kendilerine geri verdi.3

Benî Esed Heyeti Medine’de

Hicretin 9. senesi Muharrem ayı idi. Medine’ye gelen heyetlerden biri de on kişilik Benî Esed Kabilesi idi. Müslüman olduklarını Resûl-i Ekrem Efendimize arzettikten sonra şöyle dediler:

“Yâ Resûlallah! Herkes kıtlık ve kuraklık içinde sıkıntıdan kıvranırken, biz kendi rızamızla kalkıp geldik. Başka kabileler gibi seninle harp etmeden Müslüman olduk.”1

Bu sözleriyle Peygamber Efendimizin, Müslüman olduklarından dolayı kendilerine minnettâr kalması gerektiğini ifade etmek istiyorlardı. Bu minnettarlık sebebiyle de bol ihsana mazhar olmayı ümit ediyorlardı. Henüz Müslüman olduklarından ve İslâmın engin ruhuna vakıf bulunmadıklarından dolayı bu tarz bir tavır takındıkları muhakkaktı.

Halbuki, iman etmekle ancak kendilerine fayda temin etmiş oluyorlardı. Bu sayede ebedî hayatlarını mahvolmaktan kurtarmış oluyorlardı. İman etmekle Resûl-i Ekremin şahsına elbette bir fayda temin etmiş değillerdi. Bu sebeple bu tarz davranışları son derece yersizdi ve İslâm ruhuna uygun değildi. Nâzil olan âyet-i kerime bunu açıkça ortaya koydu:

“Onlar İslâma girmekle seni minnet altında bırakmak istiyorlar. De ki: Müslümanlığınızı başıma kakmayın. Eğer îmânınızda sâdıksanız, sizi îmâna kavuşturduğu için asıl sizin Allah’a minnetar olmanız gerekir.”2

Mü’minin vazifesi, kâinatta en büyük ve en yüksek hakikat olan îmânı elde etmiş olmasından dolayı, Cenâb-ı Hakka şükür ve hamddır. Bunun dışında îmânına mukabil hiç bir maddîmânevî menfaat beklememeli, hattâ kalben dahi arzu etmemelidir. Zira, îmân nimetine kavuşmanın ve Müslümanlık şerefiyle şereflenmenin karşılığı olarak verilecek mükâfat uhrevîdir. Ancak, o âlemde Cenâb-ı Hak fazl ve keremiyle bu eşsiz mükâfatı ihsan eder.

İmân ve Kur’an’a ait hizmetlerin sevap ve mükâfatları da uhrevîdir, âhirette verilir. Binâenaleyh, hem îmân edip Müslüman olan, hem de Kur’an ve İslâmiyete hizmet eden Müslüman, bu hizmetlerinden dolayı dünyevî bir mükâfat ve menfaat beklememelidir. Bekleyip kalben arzu ettiği takdirde dindeki ihlâsını kaybetmiş sayılır. İhlâsın zayi olması ise, ibâdetlerin makbuliyet sırrını ortadan kaldırır. Allah korusun, insanı mânen müflis duruma sokabilir. Bunun yanında imân ve Kur’an’a hizmet eden bir insan, istemediği ve kalben arzu etmediği halde maddî bir mükâfata bu hizmetinden dolayı nâil olsa, bunu, Cenâb-ı Hakkın kendisine bir ihsanı bilip verenlerin minneti altına girmemelidir. Ayrıca “Bu maddî menfaat ve ücret dinî hizmetimden dolayı veriliyor” hissine de kapılmamalıdır.

* * *

Tayy Kabilesi Puthanesinin Yıktırılması

Tayy Kabilesi, fevkalâde cömertliği dillere destan olan meşhur Hâtem-i Tai’nin kabilesi idi. Yemen’de otururlardı.

Hicretin sekizinci senesinde Arabistan’ın her tarafı putlardan temizlenip, puthaneler yıktırılırken, bu kabilenin puthaneleri henüz duruyor ve Füls (Fels) adındaki putları da yıktırılmamış bulunuyordu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hicretin bu dokuzuncu yılı, Rebiülâhir ayında Hz. Ali’yi Ensarın ileri gelenlerinden yüz elli kişilik bir kuvvetle Füls’ü yıkmaya gönderdi.1

Hz. Ali, emrindeki mücahidlerle Tayy Kabilesi yurduna vardı. Tayyoğulları mücahidlere karşı koydular. Çarpışma meydana geldi. Düşman bir çok kayıp verdi. Müslümanlar çarpışmadan galip çıktılar ve bir çok esirle, bol miktarda ganimet malları elde ettiler. Bu arada, Tayyoğulları puthanesi de bir daha onarılmayacak bir şekilde mücahidler tarafından yıkıldı. Putları Füls ise parçalanarak yakıldı.2

Kabile reisi Adiyy bin Hatem, henüz Hz. Ali gelmeden durumu haber almış ve Suriye tarafına kaçmıştı. Bu sebeple de ele geçirilememişti. Ancak esirler arasında Hatem-i Tâi’nin Seffâne adındaki kızı vardı.3

Seffâne’nin isteği

Hz. Ali memur olduğu vazifeyi yerine getirdikten sonra esirler ve ganimet mallarıyla birlikte Medine’ye döndü.

Esirler arasında bulunan Seffâne, Mescid-i Nebevînin kapısında bir odaya konuldu. Oldukça zeki, ağır başlı bir kadındı. Günün birinde Resûl-i Ekrem bu odanın yanından geçerken, Seffâne ayağa kalkarak şöyle dedi:

“Yâ Resûlallah! Babam dünyadan göçmüş, kardeşim ise kaçmış bulunuyor. Kurtulmak için verecek bir şeyim yok. Hürriyete kavuşmam için yüksek affına, merhamet ve şefkatına sığınıyorum.”1

Resûl-i Ekrem, kim olduğunu sorunca, Seffâne kendisini şöyle tanıttı:

“Yâ Resûlallah!

“Ben, âileleri koruyan, esirlerin esaret bağlarını çözen, açları doyuran, çıplakları giydiren, misafirleri ağırlayan, yemekler yediren, selâmlaşmayı yayan Hâtem-i Tâî’nin kızıyım.”

Seffâne’nin kendisini böyle tanıtmasından memnun olan Resûl-i Ekrem şöyle buyurdu:

“Ey kadın! Bu saydıkların gerçekten mü’minlerin sıfatlarıdır. Keşki baban Müslüman olsaydı da, onu rahmetle ansaydık.”2

Bu sözleriyle Peygamber Efendimiz mühim bir gerçeği ortaya koyuyordu. Her kâfirin her vasfının kâfir olması gerekmediği gerçeğini. Evet, Hâtem-i Tâî Müslüman değildi ve Müslüman olmadan da ölmüştü. Ama yukarıda zikredilen sıfatları Müslüman sıfatıydı. Resûl-i Ekrem de bu sözleriyle Hatem’in bu Müslümanca sıfatlarını takdirle karşılıyordu. Bunu takdir etmekle kalmayıp Seffâne’yi de serbest bırakarak hürriyetine kavuşturdu. Lâyık olandan şefkat ve merhametini, af ve safhını asla esirgemeyen Resûl-i Kibriyâ bununla da kalmadı. Seffâne’ye bol bol ikramda da bulundu. Ona elbise ve yol harçlığı vererek, güvenilir bir kafile ile de Şam’a, kardeşinin yanına gönderdi.3

Doğruca Şam’a varan Seffâne derhal kardeşini buldu. Peygamberimizden gördüğü insanî muameleyi anlattı. Kızkardeşine yapılan bu şefkatli muamele, Adiyy’in mânâ âleminde dalgalanma meydana getirdi ve “Bu zât hakkındaki fikrin nedir?” diye sordu.

Fahr-i Âlemin mübârek simalarını bir kerecik gören ve onun bir tek insanî muamelesine mazhar olan Seffâne1 tereddüt etmeden, “Bana sorarsan” dedi, “hemen gidip ona tâbi olmanı tavsiye ederim.”

Adiyy, bir müddet düşünceye dalınca, kızkardeşi buna hiç gerek olmadığını şu sözleriyle belirtti:

“Neden düşünüp duruyorsun? Eğer peygamberse, ona bir an evvel tâbi olur, büyük hayır ve fazilete erersin. Yok eğer hükümdar ise hiç bir şey kaybetmezsin. Yemen’deki saltanatın yine elinde kalır. Üstelik hor ve hakir de görülmezsin!”2

Adiyy, kızkardeşinin tavsiyesini uygun buldu. Derhal Medine’ye gelerek Peygamber Efendimizin huzuruna çıktı.

Babası gibi meşhur olan bu zâtı, Hz. Resûlullah evinde ağırlayıp, misafir etmek istiyordu.

Mescid’den çıkıp Hâne-i Saadetlerine doğru beraber yürüdüler. Bu sırada önlerine bir kadın çıktı. Kadın, ihtiyacı için uzun uzadıya konuştu. Hz. Resûlullah, sabırsızlık göstermeden ve rahatsızlık duymadan onu dinliyordu.

İhtiyar kadına karşı Peygamber Efendimizin (a.s.m.) bu güzel muâmelesi ve nezâketini müşâhede eden Adiyy, yalnız kendisine işittirmek istiyormuşcasına mırıldandı:

“Vallahi, o bir hükümdar değildir!”

Kala kala ikinci ihtimal kalmıştı: “Öyle ise peygamberdir” ihtimâli.

Beraberce Hâne-i Saadete vardılar. Efendimiz, Adiyy’i deriden bir şiltenin üzerine oturtmak istedi. Ancak o, buna razı olmadı. Oraya oturmaya kendisinin lâyık olduğunu söyledi. Fakat, Peygamberimiz oturmadı ve yine onun oturması için ısrar etti. Bu ısrar üzerine Adiyy deriden şiltenin üzerine geçip oturdu. Hz. Resûlullah ise, bu değerli misafiri karşısında çıplak yerde oturdu.

Efendimizin tevazuunu ve misafire karşı gösterdiği alâka ve nezaketini ortaya koyan bu davranışı Adiyy’in gönlünü biraz daha yumuşattı ve îmâna bir nebze daha yaklaştırdı.

Bundan sonra Hz. Resûlullah, onu Müslüman olmaya davet etti. Bu dâvetini üç defa tekrarladı. Ne var ki Adiyy, bu dâvete o anda müsbet cevap vermekten kaçındı:

“Ben” dedi, “Hıristiyanım!”

Bunun üzerine Kâinatın Efendisi şöyle konuştu:

“Ey Adiyy! Belki de, ‘Onun dinine insanların zâif, fakir ve güçsüzleri giriyor’ diye söylenmiş olmasından dolayı İslâma girmekten geri duruyorsun.

“Vallahi, öyle bir gün gelecek ki, o Müslümanlar, bol servete kavuşacaklar, hattâ mala talib olacak kimse bile bulamayacaklardır.

“Yine Müslümanlar az, düşmanları çok diye düşünmüş olabilir ve bunun için de Müslüman olmaktan çekiniyor olabilirsin!

“Sen Hîre’yi bilir misin? İşte bu din, öylesine bir emniyet, bir asayiş temin edecek ki, bir kadın tek başına Allah korkusundan başka hiç bir korku duymayarak Hire’den kalkıp Kâbe’yi tavaf etmeye gidecektir!”1

Bu konuşma, Adiyy’in gönül kapısını İslâma açtı ve orada Müslüman olmakla şereflendi.

Ashab-ı Kirâmın büyüklerinden olan Adiyy bin Hâtem işte bu zâttır.

* * *

Peygamberimiz, Necâşinin Cenaze Namazını Kılıyor

Hicretin 9. senesi, Recep ayından bir gündü.

Hz. Resûlullahın etrafında birçok Sahabî vardı.

Bu sırada, “Bugün sizin salih bir kardeşiniz vefât etti. Kalkın onun namazını kılın!”1 buyurdu.

Sahabîler derhal hazırlandılar ve Hz. Resûlullahın arkasında saf bağlayarak “salih kardeşleri” üzerinde gâib namazı kıldılar.

Namazdan sonra Resûl-i Ekrem, “Kardeşiniz Necaşî Ashame için Allah’tan mağfiret taleb ettik.”2 buyurdu.

Bunun üzerine Sahabîler “salih kardeşlerinin” Habeş hükümdarı Ashame olduğunu öğrenmiş oluyorlardı.

Medine’ye yaklaşık bir hafta sonra gelen haber; Habeş Hükümdarının aynı günde vefât ettiğini bildiriyordu.

Habeş Necaşîsi Ashame, Hz. Resûlullah tarafından bir mektupla Hicretin yedinci senesinde İslâma dâvet edilmiş ve derhal Müslüman olmuştu. Müslüman elçiye de, “Keşke şu saltanata bedel Muhammed-i Arabînin (a.s.m.) hizmetkârı olsaydım. O hizmetkârlık, saltanattan çok daha üstündür”3 demişti.

* * *

Peygamberimiz, Hanımlarından Bir An Uzak Kalıyor Hicretin dokuzuncu senesinde, İslâm nûru bütün haşmetiyle Arabistan yarımadasını kucaklamıştı. Hz. Resûlullahın elinde artık bir çok maddî imkânlar vardı. İslâm Devletinin serveti çoğalmış, Müslümanların maddî durumları oldukça düzelmişti.

Her türlü imkâna kavuşmuş olmasına rağmen Hz. Resûlullah, sade hayatından ayrılmıyor, mütevazi yaşayışına devam ediyor, lüks ve debdebeye iltifat etmiyordu.

Fakat, Ezvâc-ı Tâhirat, kadınlığın fıtratında bulunan ziynet ve dünya malına karşı meyil saikiyle dünyanın refah ve bolluğundan, giyim kuşam ve ziynetinden, bol nimetler içinde yaşamaktan nasiplerini almak istiyorlardı. Bunun için de zaman zaman Peygamberimizin etrafında toplanarak, “Bizler de başka kadınların istedikleri ziynetleri isteriz” derlerdi.

Sonra da herbiri bir takım şeyler isterdi. Fakat, Peygamber Efendimiz, kendisi sâde yaşadığı gibi hanımlarının da sâde bir hayat sürmelerini ve buna rıza göstermelerini arzu ediyordu. Bunun için de isteklerine müsbet cevap vermiyordu. Ayrıca Ezvâc-ı Tâhiratın bu tarz isteklerde bulunmasından da mübârek gönülleri rahatsızlık duyuyordu.

Efendimizin mutad bir âdeti vardı: Her ikindi namazından sonra hanımlarını dolaşır, onların hal ve hatırlarını sorar, ihtiyaçlarını tesbit ederdi. Akşam da sıra hangi hanımında ise, o hanımının odasında diğer bütün hanımları da toplanır, sohbet ederlerdi. Sonra da herkes kendi hücresine çekilirdi.

Bu mutad ziyaretlerinde Evzâc-ı Tâhiratın her biri de yanlarında bulunanlardan kendilerine ikram ederlerdi. Günün birinde Hz. Zeyneb bint-i Cahş Validemize bir tulum bal hediye getirmişti. Hz. Zeyneb de her gelişinde Resûl-i Ekreme çok sevdiği baldan şerbet yaparak ikramda bulunurdu. Bu sebeple o, Hz. Zeyneb’in yanında her zamankinden fazla kalırdı.

Bu durum Hz. Âişe’nin nazarından kaçmadı. Sebebini merak etmeye başladı. Bir ara cariyesi vasıtasıyla bu fazla duruşun sebebinin ikram edilen bal şerbeti olduğunu öğrendi.1

Hz. Âişe ile Hz. Zeyneb arasında her nedense bir rekabet vardı. Hattâ bu yüzden Peygamberimizin pâk zevceleri iki gruba ayrılmışlardı. Hz. Sevde, Hz. Safiyye ve Hz. Hafsa Hz. Âişe’nin tarafını, Ümmü Seleme ile Ümmü Habibe, Meymune ve Cüveyriye (r.a) ise Hz. Zeyneb bint-i Cahş’ın grubunu teşkil ediyorlardı.2

Resûl-i Ekremin, Hz. Zeyneb’in odasında fazla kalmasından müteessir olan Hz. Âişe gayrete geldi. Taraftarı olan diğer hanımları toplayarak kendilerine şu talimatı verdi:

“Resûlullah hangimizin yanına gelirse, kendisine şöyle soracağız: ‘Yâ Resûlallah! Megafir mi yediniz?’ Resûlullah, ‘Hayır’ diyecektir. Biz de o zaman, ‘O halde bu koku ne?’ diye soracağız. Tabiî ki o, ‘Zeynep bana bal şerbeti içirmişti’ cevabında bulunacaktır. O zaman da biz, ‘Demek o balın arısı urfut ağacından yayılmış, bal toplamış’ deriz.”3

Megafir, ‘mağfur’un çoğuludur. Mağfur, fenâ kokulu urfut ağacının yapışkan, tatlı, fakat fena kokulu bir zamkıdır.

Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bu kokudan fazlasıyla rahatsız olurdu. Hz. Âişe bunu bildiği için bu tarz bir talimatta bulunmuştu.

Kâinatın Efendisi, âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz bir gün Hz. Hafsa’nın odasına girerken, “Yâ Resûlallah! Megafir mi yediniz?” sorusuyla karşılaştı.

Peygamber Efendimiz, “Hayır!” dedi.

Hz. Hafsa, “O halde bu koku ne?” diye sordu.

Peygamber Efendimiz, “Zeynep bint-i Cahş’ın evinde bal şerbeti içmiştim” buyurdu.

Hz. Hafsa, “Demek ki, o balın arısı Urfut ağacından yayılmış, bal toplamış” dedi.

Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Onu bir daha içmem” diyerek yemin etti.

Sonra da, “İşte, yemin ettim. Sakın bunu başka bir kimseye duyurma” buyurdu.1

Böylece Peygamber Efendimiz sırf “hanımlarını memnun etmek ve aralarındaki iki hizb halinde hissolunan fıtrî kadınlık gayret ve kıskançlığının âile nizamı üzerinde aksi tesir icrasından çekinmek maksadına mebnî”2 olarak kendisine helâl bir gıda olan baldan faydalanmamaya yemin etmiş oluyordu.3

Bunu verdiği bir kaç sır ile4 birlikte gizli tutmasını Hz. Hafsa’ya sıkı sıkıya tembih eyledi. Hattâ ondan bu hususta söz aldı.

Peygamberimizin baldan istifade etmemeye yemin etmesi üzerine şu âyet-i kerime nâzil oldu: “Ey Peygamber! Niçin hanımlarının hoşnutluğunu arayıp da Allah’ın helâl kıldığı şeyi kendine yasaklıyorsun? Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.”1

Hz. Hafsa, Resûl-i Ekremin bu sırlarını gizleyemedi. Çok geçmeden anlaştıkları Hz. Âişe’ye duyurdu. Duruma bundan sonra diğer hanımları da muttali’ oldu.

Mahremiyetinin muhafazasını istediği vakıânın ifşâ edildiğini Cenâb-ı Hak, Resûlüne vahiy ile bildirdi:

“Hani Peygamber, hanımlarından birine gizlice bir söz söylemişti. Hanımı bu sözü açığa vurunca Allah da peygamberine sırrının açıklandığını bildirdi. Sonra Peygamber o hanımına, açığa vurmuş olduğu şeyin bir kısmını bildirdi, bir kısmını da yüzüne vurmadı. Ona durumu böylece anlatınca, hanımı ‘Bunu sana kim bildirdi?’ diye sordu Peygamber de ‘Herşeyi hakkıyla bilen ve herşeyden hakkıyla haberdar olan Allah bildirdi’ diye cevap verdi.”2

Bunun üzerine Hz. Resûlullah, Hz. Hafsa’ya serzenişte bulundu. Sonra da Ezvâc-ı Tâhirattan bazıları dünya hayatının ziynet ve refahı ile ilgili bazı istek ve tekliflerde bulundular.

Peygamberimiz hem bu duruma üzüldü, hem de hanımlarının birbirlerini kıskanmalarından fazlasıyla rahatsız oldu.

Bunun üzerine, dünya hayatının nazarındaki ehemmiyetsizliğini anlatmak, hanımlarına bir ders vermek, aynı zamanda aralarındaki kıskançlık ve çekememezliğe bir derece mani olabilmek düşüncesiyle ve neticede onların zâtına besledikleri muhabbet ve sadakâtlarını ölçmek maksadıyla onlardan bir ay uzak durmak üzere yemin etti.3 Bu yeminden sonra da, Meşrebe diye anılan çardakta tek başına yatıp kalkmaya başladı.4

İşte bu hadiseye İ’lâ Hadisesi denir. İ’lâ’nın lûgat mânâsı “mutlak yemin” dir. Fıkıh dilinde ise, erkeğin cinsî muamelede bulunmamak üzere hanımına yaklaşmamaya yemin etmesi demektir.

Ashab-ı Kiramın telâşı

Peygamber Efendimizin (a.s.m.) Meşrebe’de yalnız başına kaldığını duyan Sahabîler, “Hanımlarını boşamıştır” düşüncesiyle telâşlandılar. Hz. Ömer, bu telâşını şöyle anlatır:

“Medine’nin Avâli semtinde oturuyordum. Ensardan bir komşum vardı. İkimiz birer gün arayla Resûlullahı ziyaret ederdik. Ben inersem, o gün vahiy ve saireye dair ne duyarsam haberini komşuma getirirdim. O indiği zaman da aynı şeyi yapardı.

“Sıra komşumda idi. Gecenin bir kısmı geçmişti. Gelerek kapıyı şiddetle çaldı. Telâşla açtım:

“‘Ne var?’ diye sordum.

“‘Büyük bir felâket’ dedi.

“‘Ne oldu?’ dedim, ‘Gassanîler Medine’ye hücuma mı geçtiler?’

“‘Hayır,’ dedi, ‘daha fena bir şey oldu. Resûlullah, zevcelerini boşamış!’

“Bunun üzerine sabah namazını kıldıktan sonra, giyinip kuşandım ve Medine’ye indim. Hafsa’nın yanına vardım. Ağlıyordu. ‘Ne diye ağlıyorsun?’ dedim. ‘Ben, seni Resûlullaha karşılık vermekten, kendisinden bir şey istemekten sakındırmamış mıydım?’ Sonra sordum: ‘Allah Resûlü sizleri boşadı mı?’

“‘Bilmiyorum’ dedi.

“‘Resûlullah şimdi nerede?’ diye sordum.

“‘Şuradaki Meşrebe’de. İnzivaya çekilmiş’ dedi.

“Kalktım, Resûlullahın bulunduğu yere yaklaştım. Kapıda hizmetçisi Rebâh vardı. ‘Ey Rebah’ dedim, Resûlullahın yanına girmem için izin iste.

“Rebâh içeri girip çıktı: ‘Arzunuzu arz ettim. Sustu, bir şey söylemedi’ dedi.

“Dönüp Mescide gittim. Ashab-ı Kiramdan bazıları minberin etrafında üzgün üzgün oturuyorlardı. Bazısı ise ağlıyordu. Ben de biraz oturdum. Fakat, canımın sıkıntısı bir türlü geçmiyordu. Resûlullahın odasına tekrar yaklaştım. Rebâh’a ‘Ömer’in içeri girmesi için izin iste’ dedim.

“Köle içeri girip çıktı, ‘Seni kendisine söyledim. Sustu, bir şey söylemedi’ dedi.

“Tekrar mescide döndüm. Minberin yanında bir müddet oturdum. Endişe ve üzüntümden bir türlü kurtulamıyordum.

“Yine Resûlullahın bulunduğu odaya yaklaştım. Sesimi yükselterek, ‘Ey Rebâh’ dedim, ‘ben Resûlullahı görmek istiyorum. Müsaade iste. Şayet Resûlullah benim Hafsa lehinde tavassutta bulunacağımı zannediyorsa, yemin olsun ki, eğer Resûlullah emrederse onun boynunu uçururum.’

Rebâh içeri girdi. Çıkınca, ‘Kendilerine söyledim. Sustu, bir şey söylemedi’ dedi.

“Bunun üzerine dönüp giderken, kölenin ikinci sesini işittim: ‘Gir, artık sana izin verdi!’

“İçeri girdim, Allah Resûlüne selâm verdim. Hasırdan örtülü bir yatak üzerinde idi. Hasır derisinin üzerinde izler bırakmış, çizgiler belli oluyordu. Etrafıma bakındım. Bir yanda bir avuç arpa, diğer yanda asılı bir post gördüm. Gözlerim yaşardı. Resûlullah, ‘Niçin ağlıyorsun?’ diye sordu.

‘Yâ Resûlallah! Nasıl ağlamayayım ki? Kisrâlar, Kayserler dünyanın zevk ü sefâsını sürerken, siz Allah’ın en sevgili kulu olduğunuz halde bu basit şartlar içinde yaşıyorsunuz!’

“Resûlullah, ‘Ey Hattab’ın oğlu Ömer!’ dedi. ‘Dünya nimeti onların, âhiret saadeti de bizim olmasına râzı değil misin?’

“Sonra, ‘Yâ Resûlallah! Hanımlarını boşadın mı?’ diye sordum.

“Mübarek başlarını bana doğru kaldırarak, ‘Hayır’ buyurdular.

“Bu cevap karşısında birden bire ‘Allahü Ekber’ dedim.

Sonra da, ‘Bütün Ashab keder içindeler. Gidip kendilerine hakikatı söyleyeyim mi?’ dedim.

“Resûlullah, ‘Olur’ dedi ve yüzünden üzüntüsü dağılıncaya kadar konuştu. Ni