Makale Okuma Alanı
Peygamberimizin, Hükümdarları İslâma Daveti Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (a.s.m.) dini ve dâveti umumidir. Hitabı, bütün insanlığadır. Diğer Peygamberler gibi bir kavme, bir kabileye, bir millete veya bir bölgeye münhasır değildir.
Cenâb-ı Hak, bir çok âyet-i kerimede bu hususu beyan buyurmuştur:
“De ki: Ey insanlar! Ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi olan Allah’ın gönderdiği peygamberim…”1
Buna binâen Peygamber Efendimizin dâveti elbette yalnız bazı Arap kabilelerine, bir takım insanlara ve belli bölgelere münhasır kalamazdı. Bütün insanlığa bu imân ve İslâm dâveti sesinin duyurulması gerekiyordu.
Bunun için, Hudeybiye Sulhü sonrası en müsait bir zamandı. Zira, anlaşma gereğince 10 yıl harp yapılmayacaktı.
Hicretin 7. senesi, Muharrem ayı idi. Peygamber Efendimiz, birgün Ashab-ı Kiramı toplayarak şöyle buyurdu:
“Allah, beni bütün insanlara rahmet olarak gönderdi. İslâmı yayma hususunda bana yardımcı olun! Havarilerin Meryem oğlu İsâ’ya muhâlefetleri gibi, siz de bana karşı muhalefette bulunmayın!”
Sahabîler, “Yâ Resûlallah! Havariler, Hz. İsa’ya (a.s.) nasıl muhalefet etmişlerdi?” diye sordular.
Kâinatın Efendisi Peygamberimizin hükümdarları İslâmâ dâvet eden nâme-i saadetlerinden (mektuplarından) biri
Resûl-i Ekrem şöyle izah etti:
“Benim sizi dâvet ettiğim vazifeye, o da Havarilerini dâvet etmişti. Ancak onun yakın yere gönderdiği kimseler isteyerek gidip selâmete eriştiler. Uzak yere göndermek istedikleri kimseler ise, gitmekten kaçındılar. İsâ (a.s.), bu durumu Allah’a arzetti ve şikâyette bulundu.
“Gitmeye üşenenlerin her biri, gönderilecekleri milletlerin dillerini konuşur oldukları halde sabahladılar. İsâ (a.s.), onlarak, ‘Bu, Allah’ın sizin için kesinleştirdiği, ve ehemmiyet verdiği bir iştir. Haydi gidiniz!’ demişti. Onlar da gitmişlerdi!”1
Bunun üzerine Sahabîler, “Yâ Resûlallah,” dediler, “biz sana bu hususta yardımcı olacağız, Bizi arzu ettiğin yere gönder” dediler.2
Kim nereye ve kime gönderildi?
Bunun üzerine Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, İslâma dâvet maksadıyla Ashabından:
1) Dihyetü’l-Kelbî’yi Rum kayseri1 Heraklius’a,
2) Amr bin Ümeyye ed-Demrî’yi, Habeş necaşîsi Ashame’ye,
3) Abdullah bin Huzâfe’yi İran kisrâsı Hüsrev Perviz’e,
4) Hatıb bin Ebî Beltâa’yı Mısır firavunu Mukavkıs’a,
5) Salit bin Amr’ı, Yemâme valisi Havza bin Ali’ye,
6) Şuca’ bin Vehb’i Gassân meliki Münzir bin Hâris bin Ebî Şemir’e gönderdi.2
Gönderilen elçinin hepsi de gönderildikleri memleketlerin dillerini biliyorlardı. Peygamber Efendimiz, bu elçilerine, mezkûr hükümdarlara verilmek üzere birer mektup da yazarak teslim etti.
Mektupları yazdığı sırada, Sahabîler hükümdarların mühürsüz mektup okumadıklarını bildirince Resûl-i Ekrem Efendimiz, gümüşten bir mühür üzerine alt alta gelmek suretiyle şu şekilde imzasını da yazdırdı:
“Allah
“Resûl
“Muhammed”3
Kâinatın Efendisi bu yüzüğünü vefâtına kadar takmıştır. Vefâtından sonra sırasıyla, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman takmışlardır. Günün birinde Hz. Osman’ın elinden Eris Kuyusuna düşerek kaybolmuştur. Kuyunun bütün suyu çektirildiği halde, bir türlü bulunamamıştır.4
* * *
Habeş Necaşisinin İslâma Davet Edilmesi
Hicretin 7. senesi, Muharrem ayı idi. Peygamber Efendimiz, ilk önce Amr bin Ümeyye’yi, eline şu mektubu vererek, Habeş Necaşîsi Ashame’ye gönderdi.
“Bismillahirrahmanirrahim! Allah Resûlü Muhammed’den, Habeş Meliki Necâşiye!
“Ey Melik! Müslüman olmanı dilerim. Ben senin namına, Lâ ilâhe illâ Hû, Melik, Kuddûs, Selâm, Mü’min, Müheymin olan Allah’a hamd ü senâ ederim.
“Ve şehâdet ederim ki, Meryem’in oğlu İsâ, Allah’ın kulu ve Kelime’sidir. Allah, O Kelime’yi (ki, İsâ’ya vücud veren “Kün” hitabıdır) ve o ruhu ve çok temiz ve afif olan ve dünya hayatından tamamıyla çekilmiş bulunan Meryem’e nefhetti. Bu surette Meryem, İsâ’ya hamile kaldı. Böylece Allah, İsâ’yı yarattı.
“Nasıl ki, Âdem’i de Allah, kudret eliyle ve bir mu’cize olarak yaratmıştır.
“Ey Melik!
“Seni; eşi, ortağı olmayan bir tek Allah’a imâna ve Ona ibâdete, bana uymaya ve Allah tarafından bana gönderilenlere inanmaya dâvet ediyorum. Çünkü, ben Allah’ın bunları tebliğe memur elçisiyim.
“Seni ve halkını Aziz ve Celil olan Allah’a imana dâvet ediyorum.
“Şimdi ben size İslâm hakikatlarını tebliğ ettim ve nasihatta bulundum. Siz de nasihatımı kabul ediniz!
“Selâm hidâyete tâbî olanlara olsun.”1
Medine’den Habeşistan’a gitmek üzere yola çıkan elçi Amr, ayrıca şu vazifeleri de yerine getirecekti:
a) Daha evvel oraya hicret etmiş bulunan Müslümanları Medine’ye göndermesini Necaşîden istemek,
b) Müslüman muhacirler arasında bulunan Hz. Ümmü Habibe’nin Peygamberimize nikâhlanmasını Necaşîden talep etmek.
Habeşistan’a varan elçi Amr (r.a.), Necaşîye Peygamber Efendimizin mübârek mektubunu takdim etti.
Necaşî, Peygamberimizin mektubunu hürmetle eline aldı, gözlerine sürdü ve öpüp başına koydu. Sonra da adamlarına okutturdu. Mektubun okunması sona erince, tahtından indi ve mütevazi bir edâ ile yere oturdu. Sonra şehâdet getirerek Müslümanlığını açıkladı. “Eğer, yanına gidebilmem mümkün olsaydı, muhakkak giderdim,”1 dedi. Sonra da, “O, Ehl-i Kitap olan Yahudi ve Nasranîlerin, geleceğini bekleyip durdukları Ümmî Peygamberdir. Musâ Peygamber ‘Merkebe biner’ diyerek İsâ Peygamberin geleceğini müjdelediği gibi, İsâ Peygamber de ‘Deveye biner’ diyerek Muhammed Peygamberin geleceğini öylece müjde vermiştir.2 “Keşki şu saltanata bedel Muhammed-i Arabî’nin hizmetkârı olsaydım. O hizmetkârlık, saltanatın pek fevkindedir”3 diyerek ilâve etti.
Necaşî Ashame, daha sonra fil kemiğinden yapılmış bir kutu getirip, Efendimizin mektubunu içine koydu ve, “Bu mektuplar, kendilerinde bulundukça Habeşlilerde hayır ve bereket eksilmeyecektir”4 dedi.
Resûl-i Ekrem Efendimizin bu mektubuna benzeyen bir mektubun, halen Şam’da bir şahsın elinde olduğundan bahsedilmektedir. Mezkûr şahıs, bu mektubu bir Habeş pazarından aldığını söylemiştir.
Verilen bilgilere göre; mektup, takriben 23x33 ebâdında bir deri üzerine kahverengi mürekkeple yazılmıştır.
Mektubun 17. satırının sonunda yuvarlak mühür izi vardır. Bu mühür, 2,5 cm çapındadır ve aşağıdan yukarıya doğru “Muhammed” bir satır, “Resûl” bir satır, “Allah” da bir satır olmak üzere üç satır halindedir.1
Amr bin Âs’ın Necaşîden isteği
Kureyşin siyâset adamı Amr bin Âs o sırada Habeşistan’da bulunuyordu. Amr bin Ümeyye’nin Necaşînin huzuruna girip çıktığını gördü. Buna çok kızdığı gibi, bir fırsatını bulup Hz. Amr’ın vücudunu ortadan kaldırmayı bile tasarladı. Bu maksatla bir gün Necaşînin huzuruna çıktı ve şöyle dedi:
“Ey hükümdar! Senin yanına birinin girip çıktığını görüyorum ki, o bize düşman bir adamın elçisidir. Onu bana teslim et de öldüreyim.”
Bu teklif Necaşîyi fena halde kızdırıp hiddete getirdi. Elinin tersiyle Amr’ın burnuna kuvvetli bir darbe indirdi. O anda Amr, burnunun kırıldığını zannetti.
Necaşî, daha sonra hiddetli bir şekilde şöyle dedi:
“Sen, Mûsâ Peygambere gelmiş olan Nâmûs-ı Ekberin (Cebrâil) kendisine vahiy getirdiği bir zâtın elçisini öldürmek için sana vermemi istiyorsun, öyle mi?”
Amr, “Ey hükümdar,” dedi, “gerçekten o, bir peygamber midir?”
Necaşî şu cevabı verdi:
“Yazıklar olsun sana, ey Amr! Sen, benim sözüme kulak ver de ona hemen tâbi ol. Çünkü, yemin ederim ki, o, hak üzeredir ve kendisine karşı koyanları mağlup edecektir—Musâ Peygamberin Firavuna ve ordusuna galebe çaldığı gibi.”
Artık, Amr’ın hidâyete erme zamanı gelmişti. Necaşîye, “Sen, benim ona İslâmiyet üzere bîatımı alır mısın?” diye teklifte bulundu.
Necaşî, teklifini kabul etti. O da Peygamberimiz nâmına Necaşîye İslâmiyet üzere bîat etti. Fakat, bu imânını arkadaşlarından gizli tuttu. Hicretin 7. yılında Habeşistan’da İslâmiyetle şereflenen Amr bin Âs, bir sene sonra Hicretin 8. senesinde Medine’ye gelip Hz. Resûlullahın huzurunda imanını izhar edecektir.
Müslüman olduğunu çekinmeden açıklayan Habeş Necaşîsi Ashame, elçi Amr bin Ümeyye’ye bir mektup verdi. Mektupta Hz. Resûlullahın isteklerini yerine getirdiğinden bahsediyordu. Ayrıca kendisine kıymetli hediyeler de gönderdiğini haber veriyor, arzu ettikleri takdirde kendisinin de yanına gelebileceğini açıkça ifâde ediyordu.1
Ümmü Habibe’nin Peygamberimize nikâhlanışı
Ümmü Habibe (r.a.), Kureyşin reisi Ebû Süfyan’ın kızı idi. Dininin gereklerini serbestçe yaşayabilmek için kocası Ubeydullah bin Cahş ile Mekke’den Habeşistan’a hicret etmişti. Ubeydullah, sonradan Hıristiyanlığa girdiği halde, Ümmü Habibe sebât etmişti. Bir müddet sonra da Ubeydullah ölünce dul kalmıştı. Bu esnada rüyâsında Ubeydullah’ın kendisine “Ey Ümmü’l-Mü’minin” diye seslendiğini görmüştü. Bunu da Hz. Resûlullahın kendisi ile evleneceği şeklinde te’vil etmişti.2
Arap kadınları dengini bulmadıkça evlenmezlerdi. Hz. Ümmü Habibe de gurbet diyarında dengini bulup evlenemediğinden zor bir durumda kalmıştı. Böyle, dini uğrunda vatanından uzak ve akraba ve taallûkatından ayrı olarak kimsesiz kalan şerefli bir kadının taltifi elbette gerekiyordu. Bunun için de Resûl-i Ekrem Efendimiz onunla evlenmeye talib olmuştu.
Peygamberimiz bunu gerçekleştirmeyi Necaşîden istemişti. Necaşî de Efendimizin bu arzusunu yerine getirip Hz. Ümmü Habibe’yi ona nikâhladı.1
Hz. Resûlullahın, Hükümdar Ashame’den bir arzusu da Müslüman muhacirleri Medine’ye göndermesi idi. Ashame, bu isteği de yerine getirdi. Başlarında Hz. Câfer’in bulunduğu muhacirleri gemilere bindirerek Medine’ye gönderdi.2
* * *
Heraklius’un İslâma Davet Edilmesi
Hicretin 7. senesi, Muharrem ayı. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Ashabdan Dihye bin Hâlife el-Kelbî’ye de bir mektup vererek ona da Rum Kayseri Heraklius’u İslâma dâvet etmek üzere, göndermişti. Mektup şu meâldeydi:
“Bismillahirrahmanirrahim. Resûlullah Muhammed’den Rûm’un büyüğü Hirakl’e!
“Hidâyet yoluna tâbi olanlara selâm olsun! Bundan sonra, (Ey Rûm milletinin büyüğü) seni, İslâma dâvet ediyorum.
“Müslüman ol ki, selâmette bulunasın. Müslüman ol ki, Allah senin ecrini iki kat versin. Eğer bu dâvetimi kabul etmezsen, yoksul çiftçilerin, bütün tebaânın günâhı senin boynunadır.
“De ki, ‘Ey kitap ehli olan Hıristiyanlar ve Yahudiler! Sizinle bizim aramızda müşterek bir söze gelin. Allah’tan başkasına ibâdet etmeyelim, Ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da birbirimizi rab edinmeyelim.’ Eğer onlar yüz çevirirlerse, siz deyin ki, ‘Şâhid olun, biz Müslümanlarız.’” (Âl-i İmrân Sûresi, 64.)1
Dihye (r.a.), Rum hükümdarı Heraklius’a Resûlullahın mübârek mektubunu kısa zamanda ulaştırdı.
Mektup okunurken, hükümdarın alnında ter damlaları boncuk boncuktu.
“Süleyman Peygamberden sonra, ben böyle ‘Bismillahirrahmanirrahim’ diye başlayan bir mektup görmedim” dedikten sonra, mektubu öpüp başına koydu. O anda hiçbir şey izhar etmedi. Araştırıp soruşturmayı daha uygun buldu.
Ebû Süfyan ile Heraklius karşı karşıya
Araştırıp soruşturma kararı veren Heraklius, etrafına, “Peygamber olduğunu söyleyen şu kişinin kavminden buralarda kimse yok mudur?” diye sordu.
O sırada ticâret münasebetleriyle Ebû Süfyan Kureyş’ten bazı adamlarla Şam’da bulunuyordu. Onu arkadaşlarıyla alıp yine o sırada Şam’da bulunan Kayserin huzuruna getirdiler. Hâdisenin geri kalan kısmını Ebû Süfyan şöyle anlatmıştır:
“Hirakl’in huzuruna girdik. Bizleri önüne oturttu ve tercüman vasıtasıyla, ‘Peygamber olduğunu söyleyen bu zâta neseben en yakın hanginizdir?’ diye sordu.
“‘Neseben en yakınları benim’ dedim.
“Beni önüne oturttular. Arkadaşlarımı da arkama. Sonra Hirakl, tercümanını çağırdı ve dedi ki:
“‘Bunlara söyle, ben peygamber olduğunu söyleyen o zât hakkında bu adamdan bazı şeyler soracağım. Bu bana yalan söylerse siz onu tekzib ediniz.’
“Vallahi, arkadaşlarım tarafından yalanımın öteye beriye yayılmasından korkmasaydım, Peygamber hakkında o zaman muhakkak yalan uydururdum.”
Sonra da hükümdarla, Ebû Süfyan arasında sorulu cevaplı şu konuşma geçti:
“Sizin içinizde, onun nesebi nasıldır?”
“İçimizde onun nesebi pek büyüktür.”
“Ecdadı içinde bir melik var mıdır?”
“Hayır.”
“Peygamberlikten evvel, onu hiçbir yalan ile ittiham ettiniz mi?”
“Hayır.”
“Ona kimler tâbi oluyor? Halkın ileri gelenleri mi, yoksa fakir kimseler mi?”
“Daha çok halkın zaif ve fakirleri tâbi oluyor.”
“Ona uyanlar artıyor mu, yoksa eksiliyor mu?”
“Eksilmiyor, bilâkis artıyorlar.”
“Onlardan, onun dinine girdikten sonra, beğenmeyip dininden dönen var mı?”
“Hayır, yoktur.”
“Kendisinin hiç sözünde durmadığı, ahdini bozduğu vâki midir?”
“Hayır, vâki değildir. Fakat biz şimdi onunla bir müddet için çarpışmayı bırakarak muâhede yapmış bulunuyoruz. Bu müddet içinde ne yapacağını bilmiyoruz. Bu yoldaki ahdini bozmasından korkuyoruz.”
Ebû Süfyan sonraları, “Vallahi, verdiğim cevaplara bu sözden başka birşey ilâve etmek imkânını bulamadım” diyecektir.
“Onunla hiç harp ettiniz mi?”
“Evet, ettik.”
“Yaptığınız savaşlar nasıl neticelendi?”
“Harp talii aramızda nöbet nöbet olur. Bazen o bize zarar verir, bazen biz ona.”
“Sizden, ondan önce peygamberlik iddiâsında bulunmuş bir kimse var mıdır?”
“Hayır, yoktur.”
“O, size neler emrediyor?”
“Yalnız bir Allah’a ibâdet etmeyi ve Ona hiç bir şeyi ortak koşmamayı emrediyor. Atalarımızın tapmış bulundukları şeylerden de bizi nehyediyor. Namaz kılmayı, doğru olmayı, kimsesiz ve fakirlere sadaka vermeyi, haram olan şeylerden sakınmayı, ahdinde durmayı, emâneti sahibine vermeyi, akrabalarla ilgilenmeyi ve onları görüp gözetmeyi emrediyor.”
Bütün bunlardan sonra, Heraklius, tercümanı vasıtasıyla Ebû Süfyan’a şöyle dedi:
“Nesebini sordum, içinizde yüksek neseb sahibi olduğunu beyân ettin. Peygamberler de zaten böyle kavimlerinin en soyluları içinden seçilip gönderilirler.
“Ben babaları ve dedeleri içinde bir melik gelip gelmediğini sordum. Sen, ‘Hayır yok’ dedin. Eğer babalarından, dedelerinden bir melik olsaydı, ‘Bu da babalarının mülkünü geri isteyen bir kimsedir’ diye hükmederdim.
“Ben peygamberlik iddiâsında, ondan önce içinizde bulunanın olup olmadığını sordum. ‘Hayır, yoktur’ diye cevap verdin. Eğer, ondan önce bu sözü söyleyen biri olsaydı, ‘Bu da belki kendisinden önce söylenmiş bulunan bir söze ittibâ etmek istemiş bir kimsedir’ diye düşünürdüm.
“Ben, ona kimlerin tâbi olduklarını sordum. Sen, ‘Ona tâbi olanlar halkın zaifleridir’ dedin. Peygamberlere tâbi olanlar da hep zaten öyle olurlar.
“Ben peygamberlik davasında bulunmadan evvel, onun bir yalan söylemiş olup olmadığını sordum. Sen, ‘Hayır’ dedin. Ben ise, kat’i olarak bilmekteyim ki, insanlara karşı yalan söylemeyi irtikâb etmemiş bir kimse, Allah’a karşı da yalan söylemez.
“Ben, ‘Onun dinine girdikten sonra, beğenmeyip dininden geri dönenler var mıdır?’ diye sordum. Buna da, ‘Hayır’ cevabını verdin. Îmân da böyledir. Îmânın icabı olan iç ferahlık ve neşe kalbe karışıp kökleşince böyle olur.
“Benim, ‘Onlar artıyor mu, yoksa eksiliyor mu?’ soruma sen; ‘Artıyorlar’ cevabını verdin. İmân keyfiyeti tamamlanıncaya kadar hep bu minval üzere gider.
“Ben, ‘Onunla hiç savaştınız mı?’ diye sordum. Sen, savaştığınızı, savaş neticesinin nöbet nöbet değiştiğini, bazen onun size, bazen sizin ona zarar verdiğinizi söyledin. Zaten diğer peygamberler de hep böyledir. Onlar belâlara uğratılırlar. Ama, sonra da güzel ve makbul âkıbet onların olur.
“Ben, ‘O zât ahdini bozar mı?’ diye sordum. Sen, ‘Sözünde durmamazlık etmez’ dedin. Peygamberlerin hâli budur. Hiç bir zaman verdikleri sözde durmamazlık etmezler.
“Ben, ‘O size neler emrediyor?’ diye sordum.
“Sen, ‘Onun Allahü Teâlâya ibadet etmeyi, Ona hiç bir şeyi eş ve ortak koşmamayı size emrettiğini’ söyledin. Bütün bu anlattıkların peygamberlerin vasıflarıdır.
“Eğer o zat hakkında bu söylediklerinin hepsi doğru ise, şüphesiz o bir peygamberdir. Zaten ben, bir peygamberin çıkacağını biliyordum. Fakat sizden çıkacağını tahmin etmezdim.”1
Bu karşılıklı konuşmadan sonra da, Heraklius açıkça şöyle dedi:
“Eğer, onun yanına gidebileceğim mümkün olsaydı, kendisiyle buluşmak üzere her türlü zahmete katlanırdım. Yanında olsaydım, hizmet ederek, ayaklarını yıkardım. Yemin ederek söylüyorum ki, onun mülkü, iktidarı şu ayaklarımın altında bulunan yerlere muhakkak gelip ulaşacaktır.”2
Bu sözlere muhatap olan Ebû Süfyan’ı bir korku ve telaş sardı. Dışarı çıkıp arkadaşlarına, “İbni Ebî Kebşe’nin1 işi gerçekten gittikçe büyüyor. Şu muhakkak ki, Benû Asfar hükümdarı bile ondan korkmaktadır”2 dedi.
Heraklius’un îmânı
Rum hükümdarı Heraklius artık beklenen peygamberin, Efendimiz Hz. Muhammed (a.s.m.) olduğu kesin kanaatına varmıştı. Kavmine, “Geliniz ona tâbi olalım. Dünya ve âhirette selâmete erelim” dedi. Ancak, Heraklius’un bu dâveti netice vermedi. Hattâ Rumların hiddetine sebep oldu.
Bunun üzerine Heraklius, îmân ettiği halde dünya saltanatı için îmânını gizli tutma yolunu tercih etti.3
Hz. Dıhye’nin Dağatır’a gitmesi
Hayatına son verilmekten ve saltanatının elinden alınmasından korkup imanını izhar edemeyen Heraklius, Hz. Resûlullahın elçisi Dihye’ye (r.a.) Hıristiyan âlimlerinin büyüklerinden biri olan Uskuf Dağatır’a gitmesini tavsiye etti. Ayrıca ona vermek üzere bir de mektup yazdı.
Dihye (r.a.), mektubu alıp Heraklius’un yanından ayrıldı.
Zaten Peygamber Efendimiz de Dağatır’a bir mektup yazıp Hz. Dihye’ye vermişti. Bu mektubunda Uskuf Dağatır’a şöyle hitap ediyordu:
“Îmân edenlere selâm olsun!
“Hiç şüphesiz, Meryem oğlu İsâ, Allah’ın pâk ve nezih Meryem’e ilka ettiği Rûh’u ve Kelimesi’dir.
“Ben, Allah’a ve Allah tarafından bize indirilenlere, İbrahim’e İsmail’e, İshak’a, Yakub ve torunlarına indirilenlere, Musa’ya ve İsâ’ya verilmiş olanlara ve bütün peygamberlere Rableri tarafından verilenlere inanırım.
“Biz, onlardan hiç birini diğerlerinden ayırt etmeyiz, hepsinin peygamberliğine inanırız. Biz Allah’a itâat eden Müslümanlarız.
“Hidâyete tâbi olanlara selâm olsun.”1
Hz. Dıhye, Dağatır’ın yanına gitti ve kendisini İslâmiyete dâvet etti.
Büyük Hıristiyan âlimi Dağatır şöyle dedi:
“Vallahi, senin sahibin Allah tarafından gönderilmiş hak bir peygamberdir. Biz onun vasıflarını biliyoruz. İsmini de kitaplarımızda yazılı bulmuşuz.”2
Sonra îmân ederek Müslüman oldu ve durumunun Resûl-i Ekrem Efendimize bildirilmesini Hz. Dıhye’ye tembihledi.
Uskuf Dağatır, her Pazar günü toplanan Hıristiyanlara kıssalar anlatıp nasihatlarda bulunduktan sonra, bir sonraki Pazara kadar evine kapanırdı.
Hz. Dıhye ile görüştükten sonraki Pazarda Hıristiyanlar toplanıp onun çıkmasını beklediler. Ancak, Dağatır, hastalığını bahâne ederek çıkmak istemedi.
Hıristiyanlar, “Ya o çıkar, ya da biz onun yanına gireriz. Şu Arap geleliden beri, biz vaziyetinden hoşlanmıyoruz” diye haber gönderdiler.
Bunun üzerine Dağatır odasına girdi. Üzerindeki siyah elbiseyi çıkarıp, bembeyaz bir elbise giydi. Sonra asâsını eline alıp kilisede toplanmış bulunan Hıristiyan halkın yanına vardı. Çekinmeden ve cesurca, “Ey Rum topluluğu! Bize, Ahmed Peygamberden bir mektup geldi. Bizi Yüce Allah’a dâvet ediyor” dedikten sonra, ilâve etti: “Ben, şehâdet ederim ki, Allah’tan başka ilâh yoktur. Ahmed de Allah’ın kulu ve Resûlüdür.”
Dağatır’ın Hz. Resûlullahın peygamberliğini böylesine pervasızca haykırışına Rumlar öldürücü darbelerle karşılık verdiler ve onu orada şehid ettiler.1
Hz. Dıhye’nin Medine’ye dönmesi
Bütün bu olup bitenlerden sonra Hz. Dıhye, Heraklius’un Peygamberimize yazdığı bir mektup ve birçok hediyelerle Medine’ye doğru hareket etti. Yolda eşkiyalar tarafından yakalanıp kıymetli hediyeler elinden alındı.
Medine’ye varan Hz. Dıhye, Resûl-i Ekrem Efendimizin huzuruna çıktı. Olup bitenleri ve yolda başından geçenleri anlattıktan sonra Heraklius’un mektubunu verdi. Mektupta şunlar yazılı idi:
“İsâ’nın müjdelemiş olduğu Allah’ın Resûlü Muhammed’e, Rum hükümdarı Kayser tarafındandır.
“Elçin mektubunla bana geldi. Şehâdet ederim ki, sen Allah’ın Resûlüsün. Biz, seni zaten yanımızdaki İncil’de yazılı bulmuştuk. İsâ bin Meryem, seni müjdelemişti. Rumları, sana imana dâvet ettimse de yanaşmadılar, kaçındılar. Onlar, beni dinleselerdi, kendileri için şüphesiz hayırlı olurdu.
“Ben, senin yanında bulunup, sana hizmet etmeyi, senin ayaklarını yıkamayı, ne kadar arzu ederdim.”2
Mektup okunup bitince Resûl-i Kibriyâ Efendimiz şöyle buyurdu:
“Mektubum yanlarında bulundukça, onların saltanatı devam edecektir!”1
Heraklius’un, mektubu saklaması
Resûl-i Ekremin elçisi ve dâvetini son derece güzel karşılayan Rum hükümdarı Heraklius, kendisine gelen İslâma dâvet mektubunu da atlas bir ipeğe sararak, derin saygısının bir tezahürü olarak altın bir borunun içine koyup sakladı.
Rum hükümdarları katında nesilden nesile intikal edegelen bu mübârek mektubu Alfons bin Ferdinand’ın Tuleytula üzerine yürüyüp Endülüs beldelerinden bir çok yerleri eline geçirdiği tarihe kadar (H. 464) onun yanında bulunuyordu. Ondan da torununa intikal etti.
Aynı mektubu Avrupa Kralı yanında gördüğünü Seyfüddin Kılıç da ifade etmektedir. Avrupa Kralının kendisine şöyle dediğinden de bahseder:
“Bu, Peygamberinizin atam Kayser’e göndermiş olduğu mektubudur. Biz, onu bugüne kadar elden ele tevârüs etmekten geri kalmadık. Bize atalarımızdan ve babalarımızdan tavsiye edilmişti ki, bu mektup yanımızda bulunduğu müddetçe, saltanat bizde kalacaktır. Bu sebeple ona son derece hürmet göstermekte ve muhafazasına dikkat etmekteyiz.
“Saltanatımızın devam edip gitmesi için de, onun yanımızda bulunduğunu Hıristiyanlardan saklı tutmaktayız.”2
* * *
Kisrâ’nın İslâma Davet Edilmesi
Hicretin 7. senesi, Muharrem ayı. (Milâdî 628.) Hükümdarları, İslâma dâvet kararı alan Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Ashabdan Abdullah bin Huzâfe’yi de İran Kisrâsı Perviz İbni Hürmüz’e elçi olarak gönderdi.
İran’a varıp, saraya kabul edilen Hz. Abdullah bin Huzâfe, Peygamberimizin İslâma dâvet mektubunu bizzat Kisrâ Perviz’in eline teslim etti. Kisrâ mektubu kâtibine okuttu:
“Bismillahirrahmanirrahim!
“Allah Resûlü Muhammed’den, Farsların büyüğü Kisrâ’ya!”
Bu hitap, Kisrâyı son derece hiddetlendirdi. Mektubun devamının okunmasına müsaade etmeden ve muhtevâsını öğrenmeden, “Şuna bak! Benim kulum, kölem olan kişi [Hâşâ!] kalkıyor da bana mektup yazıyor” diyerek Hz. Resûlullahın mübârek mektubunu alıp küstahça yırttı.1
Sonra da haddini aşarak elçi Abdullah bin Huzâfe’ye şöyle çıkıştı:
“Mülk ve saltanat bana mahsustur. Benim bu hususta ne yenilgiye uğramaktan, ne de bana ortak çıkacağından dolayı asla endişem ve korkum yoktur!
“Firavun, İsrailoğullarına hakim olmuştu. Siz onlardan daha güçlü değilsiniz. Sizi derhal hâkimiyetim altına almaya engel olacak ne var? Ben Firavundan daha iyi ve güçlüyümdür”2 diye hitap etti ve onu adamları vasıtasıyla dışarıya çıkarttırdı.
Abdullah bin Huzâfe’nin Medine’ye dönüşü
Hz. Abdullah bin Huzâfe, Peygamber Efendimizin İslâma dâvet mektubunu Kisrâya vermekle vazifesini yerine getirmişti. Bu sebeple, saraydan çıkartılır çıkartılmaz hemen bineğine atlayarak Medine yolunu tuttu.
O sırada Kisrânın öfkesi bir nebze dinmiş olacak ki, onu bulup getirmelerini adamlarına emretti. Ancak, Hz. Abdullah çoktan oradan uzaklaşmıştı.
Medine’ye gelen Hz. Abdullah, Peygamberimizin huzuruna çıktı. Olup bitenleri haber verdi. Peygamberimiz ellerini kaldırarak Kisrâya şöyle beddua etti:
“Yâ Rabbi! Nasıl o benim mektubumu parçaladı, Sen de onu ve onun mülkünü parçala!”1
Bu bedduanın tesiriyledir ki, Kisrâ Perviz’in oğlu Şireveyh hançer ile onu parçaladı. Sa’d İbni Ebî Vakkas Hazretleri ise, İran saltanatını param parça etti. Sasaniye devletinin hiçbir yerde şevketi kalmadı.2
Peygamberimizin gönderdiği mektup
Resûl-i Ekrem Efendimizin İran Kisrâsı Hüsrev Perviz’e gönderdiği İslâma dâvet mektubunun tam metni şu meâldeydi:
“Bismillahirrahmanirrahim! Allah’ın Resûlü Muhammed’den, Farsların Büyüğü Kisrâ’ya!
“Doğru yolda gidenlere, Allah’a ve Peygamberine iman edenlere, bir Allah’tan başka ilah olmadığına, Onun hiçbir ortağı da bulunmadığına ve Muhammed’in Onun kulu ve Resûlü olduğuna şehâdet edenlere selâm olsun!
“Ben, seni İslâma dâvet ediyorum.
“Çünkü ben; bütün insanlara ‘hayatı olan kişilere (gelecek tehlikeleri) haber vermek ve kâfirlere o söz hak olmak için (azap sözü gerçekleşmesi için)’ peygamber olarak gönderildim.
“Müslüman ol ki, selâmete eresin! Eğer, dâvetimden yüz çevirirsen, mecusî kavminin günahı senin boynuna olsun!”1
Kisrânın Yemen valisine emri
Kisrâ, Efendimizin mübârek mektubunu yırtmakla da hiddet ve hırsını dindirememişti. Yemen valisi Bazan’a şu emri verdi:
“Duyduğuma göre, Kureyşten biri ortaya çıkmış, peygamberlik dâva ediyormuş. Sen güçlü kuvvetli adamlarından ikisini gönder. Onu bağlayıp getirsinler.”2
Vali Bazan emri yerine getirmekte gecikmedi. Peygamber Efendimize iki kişi gönderdi. Ellerine de, Efendimizin gidip Kisrâya teslim olmasını emreden bir mektup verdi.
Babeveyh ve Hurre Husre adındaki bu adamlar Medine’ye gelerek Resûl-i Ekrem Efendimizin huzuruna çıktılar. Babeveyh, Efendimize hitaben şöyle dedi:
“Kisrâ, vali Bazan’a yazı yazıp seni kendisine götürmek üzere sana adam göndermesini emretti. Bazan da, beni sana gönderdi. Eğer, benimle gelirsen Yemen valisi, Kisrâ’ya senin lehinde mektup yazar, seni bağışlatır.
“Eğer, benimle gelmekten çekinirsen, Kisrâ seni de, kavmini de yok eder, memleketini de yıkar.”1 Sonra da Bazan’ın mektubunu verdi.
Resûl-i Ekrem Efendimiz Babeveyh’in anlattıklarını ve mektubun muhtevasını öğrendikten sonra gülümsedi. Sonrada onları İslâmiyete dâvet etti.
Elçiler, Efendimizin huzurunda manevî heybetinden dolayı tir tir titriyorlardı. Fakat, bunu hissettirmemek için cesaretli konuşmaya çalışıyorlardı.
<